Yoga, sağlıklı bir yaşam için beden, zihin ve ruhun bir bütünlük içinde dengeye ulaşması üzerine çıktığımız bir yolculuktur. Dengeye ulaşabilmemizin de en önemli araçlarından biri beslenmedir.

Çünkü dengeli beden, zihin ve ruhtan bahsedebilmemiz için, ikinci beynimiz olarak kabul edilen sindirim sistemimizin gün boyunca dengeli bir biçimde çalışıyor olması gerekir. Bu bütünün sağlığı için yoga pratiğimizi ve meditasyonumuzu yaparken beslenmemize ne ölçüde dikkat ediyoruz, tükettiğimiz gıdaların nereden geldiğine ve ne olduğuna ne kadar önem veriyoruz?

Ağız yoluyla başlayan bu yolculukta, besinlerin konforlu biçimde öğütülüp sindirilmesi için de sindirimini gerçekleştirebileceğimiz, bünyemize uygun gıdaları tüketmemiz gerekmektedir. Beslenirken dikkat etmemiz gereken ilk basamak, gıdaların genetiği ile oynanmamış tohumlardan ve mevsiminde geleneksel yöntemlerle yetiştirilmiş olmasıdır. Oysa bizler, mevsiminde olsun olmasın, kokusunu alabildiğimiz ve rengi kıpkırmızı olan domatesler yemeye çoktan alıştık bile. Bu domatesin hangi şartlarda yetiştirildiğini ve üstelik mevsim dışı üretimin bünyemize, çevremize ve dahası ekosisteme ne gibi zararlar verebileceği konusunda bir kez olsun düşünmedik. Besinlerin konforlu biçimde öğütülmesi bizim için asıl olan şey iken, istediğimiz sebze ve meyveye konforlu bir biçimde ve her mevsimde hızlı bir şekilde ulaşabilmeyi hedefler olduk. Beslenme kültürümüzde mevsim algımızı çoktan yitirdik. Kültürel olarak birçok alanda değişime uğramış evrilmiş olabiliriz, fakat gen yapılarımız, vücudumuzdaki reaksiyonlar, sindirim sistemimiz, yediğimiz zehirlerle başa çıkabilecek değişime henüz uğramış değil. Bunu söyleyebilmek için de mesleğinde yetkin bir uzman olmaya gerek olduğunu düşünmüyorum. Bedenini gözlemleyen bir yogini olarak rahatlıkla söyleyebiliyorum. Günbegün artan rahatsızlıklara, ismini duymadığımız ama her an teşhisi konulabilecek bir hastalığa adım adım yaklaşıyor olabiliriz.

Modern çağa geçişimiz ve dünya nüfusunun git gide artması ile birlikte yiyeceğimiz besinlerin artması gerektiğine inandırıldık. Bu artış için de üretimin artması, üretilecek ürünün, üretim ve kullanılan ham maddenin biçiminin değişmesi kaçınılmaz bir sondu. Ne yazık ki bu son, sağlığımızı ve ekosistemi tehdit eden bir başlangıca sürükledi. Artık doğanın bize sunduğunu değil, “bizlerin” karar verdiğini tüketmeye başladık. Bizler, biyoçeşitliliğin sınırsız olduğunu düşündüğümüz bir coğrafyada yaşıyorken bugün genetiği ile oynanmış tohumlara, konvansiyonel üretimle üretilen gıdaların sofralarımıza sunulmasına ise göz yumduk. Bilmediğimiz, takip edemediğimiz bir sistemin içinde, kent yaşamına ayak uydururken yabancılaştık. Zehirlerle, kimyasallarla yetiştirilmiş gıdaların vücudumuza neler yapabileceğini düşünmemize fırsat bile verilmeden günbegün o gıdalarla kendimize sağlıklı beslenme yöntemleri oluşturduk. Sağlıklı beslendiğimize inandık ve her gün bu yöntemlere yenilerini ekledik. O düzenin içinde bütünümüzün sağlığına ulaşmayı nihai amacımız kıldık. Oysa buradaki nihai amaç, kendimize ve doğaya -yoganın basamaklarında da yer aldığı gibi- şiddet göstermemeye dönüşmelidir. Hala beslenirken kendimize ve doğaya nasıl şiddet uygulamış olabileceğimizi düşünüyor olabiliriz. Fakat sorgusuz sualsiz tüketime, konvansiyonel üretim ile birlikte az enerjiyle çok üretmeye devam ederken ve doğanın söyleyeceklerini artık “bizler” söylemeye başlamışken soframıza gelen her gıda şiddetten başka bir şey değildir. Bu şiddete son verirken de tüketeceğimiz gıdalara karar verme aşamamız çok önemli. Bu kararı, doğaya karşı yitirmek zorunda kaldığımız saygıyı yeniden hatırlamak ile alabileceğimize inanıyorum. Karar verirken de önceliğimiz şayet mümkünse o gıdanın mevsiminde üretilip üretilmediği, üretimin ne şartlarda ve ne şekilde gerçekleştiği ve en önemlisi ham maddenin yani tohumun yerel olup olmadığı olmalıdır.

Bugün ise bu yazıyı okurken düşünmenizi istediğim nokta, bütünümüzün sağlığı için yoga yaparken kendimize ve doğaya karşı ne kadar dürüst olduğumuz…

SİTEDE ARA

Go to top