Bir gazeteci, Hindistan'da küçük bir köyde doğup büyümüş ve başarı hikayelerine hayran kalmış olduğu kişiler hakkında araştırma yapmak üzere Hindistan’a doğru yola düşer. Uzun bir yolculuğun ardından köye vardığında; konu hakkında birkaç soru sorduğu köylüler, ancak bu köyde doğan ve yaşı hiç de azımsanamayacak olan yaşlı bilgenin onun sorularına cevap verebileceğini söylerler.

Heyecan içinde yaşlı bilgenin yanına giden gazeteci ona şöyle der: Eeee ihtiyar, demek bu köyün bilgesi sensin. Pekiii, benim köyünüz hakkında araştırma yapma arzuma sebep olan, bu köyde doğmuş büyük insanların kimler olduğu hakkında bir fikrin var mı, yoksa ben mi sana isimlerini söyleyeyim?

Yaşlı bilge gülümseyerek genç gazeteciye bakar ve cevap verir: Bu köyde yalnızca bebekler doğar evlat!”

Uzun zaman önce duyduğum bu hikaye gelmişti aklıma. Hepimizin bebek olarak dünyaya geldiği, aynı bilgi ve donanıma sahip olduğumuz, o kısa ve mucizevi an...

Ne kadar da masumduk her birimiz ve ne kadar açtık her şeye. Ne verseler onu yedik, onu içtik; ne gördüysek, ne duyduysak onu öğrendik ve varoluş ile ilgili her bebeğin sahip olduğu bilgileri yavaş yavaş kaybederek, her birimiz yeniden yazıldık sanki büyümek denen sürecin içerisinde.

Farklıyız dedik zamanla, o benim gibi değil dedik, ben onlar gibi olamam diye düşündük. Oysa aynı kapıdan geçmiştik yola çıkarken, aynı bilgiye sahiptik, aynı yerden geliyorduk ve en önemlisi de aynı yere geri dönecektik.

Tüm bunları düşünürken, oturduğum yerde gözlerimi kapadım. Rüya Alemi’ne yolculuk yapmak için, her zaman gece yatağıma yatmayı beklemek de gerekmiyordu doğrusu. Kısa bir ziyarette bulunabilirdim çocukluğuma ve bakabilirdim, hatırlamam gereken neler olduğuna, hangi noktada ayrılık yaşadığımıza, unutmaya nereden başladığımıza…

Derin birkaç nefes aldım ve sadece nefesime odaklandım. Giderek rahatladım, gevşedim. Bunu farkedince tekrar normal nefes alıp verme sürecine geçtim ve tamamen bedenime odaklandım bu defa. Tüm bedenimin rahatladığını farkettiğim o an, bir şekilde çocukluğumu gözden geçirmeye başladım. İmajların kendiliğinden belirmesine izin verdim. Yaşadığım yerler, okuduğum okullar, arkadaşlarım, kardeşlerim, oyunlar oynadığım çocuklar, yalnız oynadığım oyunlar, oyunlarımı oynadığım yerler...

Kendimi nerede gördüğüme, ne hissettiğime, kimlerle birlikte olduğuma ve yaklaşık kaç yaşında olduğuma baktım.

Yanımda duran oyuncaklar; anlaşılan benim için özel anlamları vardı, onları seviyordum. Oyuncaklarımla neler yaptığıma baktım, o deneyimi tam anlamı ile yeniden hissetmeye çalıştım.

Beraber oynadığım arkadaşlarıma baktım sonra; onlar beni anlıyor muydu, peki ben onları anlıyor muydum, hiçbir şey konuşmamıza gerek kalmadan, basitçe ve sadece oyun oynayabiliyor muyduk?

Arkadaşlarıma, kardeşlerime, oyuncak bebeklerime, tekrar tekrar dönüp baktım, her şeyi yeniden hissetmek için…

Sonra tüm bu sahnelerin içinden; güçlü bir şekilde kendimi en iyi, en önemli, en güvende ve en mutlu hissettiğim sahneyi seçtim, sadece ona odaklandım. Kendimi tamamen serbest bıraktım. O sahnenin derinliklerine kadar inip, küçük bir çocuk ama gerçek ben olduğum, varoluşun bilgisini taşıdığım, ayrılık ilüzyonuna henüz düşmediğim en yakın an’a ulaşana kadar…

Gidebildiğim yere kadar gittiğimde yapabileceğim tek şey o güzel an’ı dondurmaktı, tıpkı fotoğrafını çeker gibi. Ben de öyle yaptım ve bu fotoğrafı görsel hafızama yerleştirdim.

O an için ne ifade ettiğini anlamak belki güçtü ya da henüz zamanı değildi bilmiyorum. Şimdilik sadece o fotoğraf karesini aldım, yolculuğa başlarken yaptığım gibi birkaç derin nefes alıp verdim. Gözlerimi açtım ve dedim ki; “kim bilir belki sonra başka bir açıdan bakarım bu fotoğrafa”.

Aşk’la

 

 

 

 

 

 

Go to top