Entelektüel bir insan, her șeyi bilen bir insan değildir. Bildiği konular olduğu gibi, bilmediği birçok konu da vardır. Ancak çok yönlü bir insandır o.

Bir entelektüelin her konuda yorum yapmasına gerek yoktur bence. Ayrıca zaten her konuyu bilemez. Ancak bir entelektüel için en önemli șey bence, bildiğini düșündüğü konularda bile sürekli okuması, araștırması ve güncel gelișmeleri de izlemesidir. Entelektüel her șeyden önce hayatın öğrencisidir, hep öğrenir kitaplardan, insanlardan ve her şeyden.

Artık o hale geldi ki, kapitalizm, insanları tek tek kutulara koydu ve neredeyse kimse kendi kutusunun sınırları dışında söz söyleme hakkına sahip değil. Entelektüel =meslek sahibi kişi daha çok da belli bir konuda uzmanlaşan kişiyle eşanlamlı olarak anılmaya başlandı (özellikle de akademisyenlikle). Ancak entelektüel içine sığdırılmaya çalışıldığı kalıbın sınırlarına sığmayan kişidir. Tarihe biraz baktığımızda bu özellikte entelektüeller görebiliriz.

Entelektüel ve Aydın birbirinden farklıdır

Ȍncelikle şu noktadan giriş yapmak istiyorum. “Intellectual” kelimesinin karşılığı “aydın” değildir. Aydın, bence daha çok yerel ve sınırlı bir kavramı ifade eder. Entelektüel  kelimesi Türkçe’ye geçmiştir ve daha evrensel, çok boyutlu ve kavramsal düşünen kişileri ifade eder. Aydın, daha çok güncel olaylardan yola çıkar ve kişileri, olayları tartışır. Entelektüel  ise kavramlardan yola çıkar, sistemi sorgular ve olayları yorumlarken boyut katar. Hatta taşrada bunun ötesinde, hekim, avukat gibi “okumuş” insanlar da otomatik olarak “aydın” kategorisine konulur.

Türk Dil Kurumu’nun “aydın ”tanımı baştan sona yanlıştır: kurumun websitesinde bu kelimenin karşılığı olarak şöyle deniliyor: “Kültürlü, okumuş, görgülü, ileri düşünceli (kimse), münevver, entelektüel.” (http://www.tdk.gov.tr)

Kültür, eğer insanın doğaya karşı yarattığı her şey ise, bu dünyada kültürsüz hiçbir insan yoktur. Dolayısıyla bu tanımlama yanlıştır. “Okumuş” sözcüğüne gelince, nerede okumuş, hangi kapsamda okumuş, ne okumuş; bu sözcük de belirsizdir. “Okumuş” sözcüğü daha çok kırsal kesimde “tahsil görmüş” anlamında kullanılır. Yukarıda da değindiğim gibi zaten aydın  kelimesi entelektüel kelimesinin karşılığı değildir. “Münevver” ise Osmanlıca’dan gelen ve artık kullanılmayan bir kelimedir.

Ben entelektüeli şöyle kategorize ediyorum:

Entelektūeller: Dūnyayı izleyen ve olayları evrensel anlamda kavramlarla ve tarihsel gelişmelerle birlikte yorumlayan, aynı zamanda dūnya tarafından da izlenen kişilerdir.

Entelektūel eǧilimli aydınlar: Dūnyayı izleyen ve olaylara yine evrensel anlamda bakmaya ve tarihsel gelişmelerle yorumlamaya çalışan, ancak daha çok yerelde izlenen ve dūnya ölçeǧinde izlenmeyen, etkisi olamayan aydınlar.

Aydınlar: Dūnyadan çok bulunduǧu bölgedeki gelişmeleri izleyen, olaylardan yola çıkan, tarihsel ve kavramsal būtūnlūkten ziyade daha yūzeysel olarak deǧerlendirmelerde bulunan kapasitesi sınırlı, yerel kişilerdir.

Gramsci, entelektüelleri iki kategoride inceler. Bunlardan ilki öğretmenler gibi nesilden nesile aynı işi yapmayı sürdüren geleneksel aydınlar; ikincisi ise danışman, teknisyen, uzman vb. meslek mensuplarını içeren organik aydınlar.

“Antonio Gramsci, bütün insanların entelektüel olduğunu ancak entelektüel işlevi görmediğini ifade etmiştir. Gramsci toplumdaki entelektüelleri iki sınıfa ayırır. Birincisi, organik entelektüel olarak adlandırdığı, direkt olarak daha fazla denetim ve iktidar gücü kazanma amaçlı sınıflarla ilişkili olan entelektüellerdir. Daha açık bir ifadeyle, şirketlerdeki kârı arttırmak için tüketicinin düşüncelerini reklâmlarla, promosyonlarla vs. yönlendiren kişilerdir.” (Sevim: 2009)

Entelektüel tanımı konusunda hem Benda’nın hem de Gramsci’nin düșüncelerini dikkate alıyor ve bu iki düşünceyi birbiriyle harmanlayarak, entelektüel ve aydın’ın birbirinden farklı olduğu sonucuna varıyorum. Entelektüelin sayısı çok olamaz, ama entelektüel eğilimli aydınların sayısı daha fazladır.

Gerçi belli bir tarihsel dönemle belli bir toplum, daha çok aydınların ortalaması ve dolayısıyla ortalama kişiler tarafından simgelenirler; ama yaygın ideoloji, yığınsal ideoloji de bilimsel yapıtlardan, sonunda onların gerçek dayanakları olan büyük felsefel bireşimlerden ayırt edilmeli ve bu sonuncular da, ya doğru olmadıkları tanıtlanarak olumsuz bir biçimde, ya da karşılarına daha üstün bir önem ve daha üstün bir anlam taşıyan felsefel bireşimler çıkarılarak olumlu bir biçimde, aşılmalıdırlar. (Gramschi 1986, s.282)

“Antonio Gramsci, aydın  sorununu ele alış tarzı bakımından Marksizm içinde özel bir yere sahiptir. Bu özellik iki temel noktadan kaynaklanır. Birinci olarak Karl Marx da dahil olmak üzere kendini önceleyen bütün Marksistler arasında aydın sorununu özel olarak ele alıp kuramlaştıran ilk düşünür Gramsci’dir. İkinci olarak aydınları onlara atfedilen ayrıcalıklı konumdan fazla olaral toplumsal işlevleriyle kavrayan ve bu kavrayışı siyasal çözümlemenin ekseni haline getiren ilk Marksist kuramcı Gramsci’dir.“  (Atılgan, Bilim ve Eleştiri, Sayı: 7)

Julien Benda ise, entelektüellerin çok sayıda olmadığı kanısındadır ve bu noktada Gramsci’den ayrılır. Ona göre entelektüeller insanlığın vicdanıdır ve az sayıdadırlar, maddi düşünmeden sonsuz gerçekliğin savunusunu yaparlar. (Benda, 2006:128)

Benda’nın düșüncesine katılıyorum, gerçek anlamda entelektüellerin sayısı günümüzde de çok azdır, ancak bunların düșüncelerinin etkileri uluslarüstü ve küreseldir. Ancak Gramsci’nin sőzünü ettiği organik aydınların sayısı çok fazladır, çünkü bunlar sistemin kendisinden beslenirler.

Benda’nın düșüncesine katılıyorum, gerçek anlamda entelektüellerin sayısı günümüzde de çok azdır, ancak bunların düșüncelerinin etkileri uluslarüstü ve küreseldir. Ancak Gramsci’nin sözünü ettiği organik aydınların sayısı çok fazladır, çünkü bunlar sistemin kendisinden beslenirler.

Entelektüellerin sorumluluğu gerçeği konuşmak ve yalanları ortaya koymaktır. Bu en azından  yorum yapmadan da olsa gerçekliğin üzerinden geçmek yeterli görülebilir. Ama böyle değildir. Modern entelektüel  için her şey bu kadar açık değildir. Pro-Hitler döneminde 1933’de Martin Heidegger bir deklarasyon yazıyordu; “Gerçeğin vahiyi, insanları netleştirir ve bu o eylem ve bilginin gücüdür.” (Chomsky, 1967)

Entelektüelin en büyük özelliklerinden birisi gerçeği konuşmak ve bunu herhangi bir koşulda tekrarlamaktır. Chomsky’nin altını çizdiği gibi gerçeği konuşmayan kişiye entelektüel  denemez.

Jean Paul Sartre, Fransız entelektüelleri içerisinde özel bir yere sahiptir. Hem toplumsal olaylarda aktif ve cesur tavrıyla, hem de entelektüel  üretiminin kapasitesiyle. Onu özel kılan özelliklerinden birisi de Nobel Edebiyat Ȍdülü’nü reddetmiş olmasıdır. Entelektüel konusuna girip de, ondan bahsetmemek olmaz.

Sartre şöyle diyor: “Victor Hugo olmak istiyordum, Jean Paul Sartre oldum.” (Winock, 2000: 513,)

O, “total entelektüel ” olarak da nitelenir.

Entelektüel kavramının tam olarak netlik kazanması açısından Sartre’nın tanımı önemlidir. Entelektüel, atom silahlarını mükemmelleştirmek için atomun parçalanması için uğraş veren kimseler değildir. Bu kişilere bilim insanı denir. Fakat, bu silahların toplum üzerindeki yıkıcı gücünü tartışan kişiler entelektüeldir. Somut araçlara eleştirel olarak yaklaşır, kimse tarafından görevlendirilmemiştir ve bu nedenle toplumda yalnızdır. (Sartre, 2000:.85.)

Sartre, entelektüelin önündeki tek yolun, toplumu ezilenlerin bakış açısından ele almak oldugunu saptadıktan sonra, çelişkinin doğasının onu taraf olmaya zorladığını da ekler. Ona göre, entelektüel  de kendisinin  ezilenlerden olduğunun bilincindedir ve ezilenlerden yana saf tutar; Sartre’a göre bütün bunlar egemen sınıfın ezilenler üstündeki baskısının tek tek sonuçlarıdır. (Sartre, 2000: 43-44)

Entelektüel, seçkin ve ayrıcalıklı bir kişi olmadığının bilincindedir. Herkes gibi o da toplum içinde kendi misyonunu yerine getirir.
Sartre’ın dikkat çektiği özellik ile entelektüelin iktidarın değil, toplumun çıkarlarından yana olduğunu da söyleyebiliriz. Aslında bu konuda sunulan, tartışma yaratan düşüncelerin çoğunun sahipleri aynı kanıdadır. Eğer entelektüel , iktidarla uzlaşmış ve kendi kişisel çıkarlarından dünyaya bakıyorsa, o entelektüellik vasfını yitirmiş bir kişidir, yalnızca bir meslek sahibidir o kadar.

Entelektüelin kıblesi ya da tapındığı bir kişi yoktur, herkese ve her şeye eleştirel yaklaşır. Çünkü entelektüel duruş bağımsızlık gerektirir. Ancak ezilenlerin haklarını savunan parti ya da sivil toplum örgütlerini destekleyebilir, ancak onlar hata yaptığında bunu da eleştirel biçimde ifade etmekten kaçınmaz.  “Sosyalist” bir iktidarda bile o ezilenlerin çıkarı açısından gerçekleri  dile getirmeye devam eder. Çünkü dünyada sosyalist olduğunu iddia eden,  ancak neoliberal politikaları izleyen birçok hükümet ile özgürlükçü sosyalizme aykırı politikaları izleyen “sosyalist” bazı rejimler vardır. O, yanlış gördüğü ve toplumun ezilenlerin çıkarına aykırı olarak nitelediği her durumda tavır alır ve gerçekleri konuşur.  O toplumun vicdanıdır.

Paul Johson, “Intellectuals” adlı kitabında, Jean-Jacques Rousseau’yu ilk modern entelektüel  olarak niteler. (Johnson 1988 s. 2)  Johnson bu kitabında, Marx, Ibsen, Tolstoy, Hemingway, Bertrand Russell, Brecht, Sarte, Norman Mailer, Noam Chomsky gibi entelektüelleri inceliyor.

“Uygarlıklardaki gerileme entelektüellerin uyanışına elverişli ortam sağlar mı? Yüzyılımızın tarihi tumturaklı bir biçimde bunu telkin ediyor. Dünyanın barbarlıǧın karanlığı içinde sallandığını gördüğü içindir ki edebiyatçı-aydın (clerc) tarihin dalgalarına meydan okuma sabırsızlığı içinde, çalışma odasının sessizliğinden sıyrılıyor.” Jean-Michel Besnier

Intellect, sözlük anlamı olarak kavram ve idrak yeteneği, intellectual yüksek zeka sahibi kişi, intelligentsia ise entelektüeller takımı anlamında kullanılıyor.

Entelekheia, Aristoteles’in olanağı gerçek etkinliğe çeviren etkin ilke anlamında kullandığı bir terim. Aristoteles’e göre, ussal etkinlik insanı insan kılanve onu bir hayvandan ayıran şeydir.

Bourdieu, müdahalenin genel anlamda eleştirel, akılcı değerleri korumak için kollektif bir müdahale olmasının gereğinin de altını çiziyor. Ve önemli bir noktaya da değinerek, entelektüelleri sürekli özeleştiriye çağırıyor.

Besnier, “patetik entelektüel” olarak Georges Bataille’ı niteliyor. Besnier’in dilinde “patetik entelektüel” terimi eleştirel, devrimci, organik, mesih ve uzman entelektüel; yargılamaktan ziyade, tarihle bütün oluşturma kaygısı olanları tanımlıyor.

Adorno ise entelektüele ihtiyatlı olma rolünü biçiyor. (Adorno, 1980: 16)

Dilbilimci-Filozof Noam Chomsky ise, “İntelligentsia’nın bizden düşünmemizi istediği şey budur: Basit insanlara kapalı, salt kendilerinin anladığı bir girişimle rol yaparlar.” diyerek, toplumsal bilimlerin ve çağdaş olayların çözümlenmesinin isteyen herkese açık olduğuna dikkat çekiyor. Bu durumun insanları kendi ilişkilerine örgütleyemeyeceklerine, ya da aracılar olmadan dünyayı anlayamayacaklarına inandırmaya çalışan ideolojik denetim mekanizmasının oluşturduğu bir yanılsamanın parçası olduğuna dikkat çekiyor.

Chomsky sözlerine şöyle devam ediyor: “Birincisi devlet kapitalist ideolojinin seçeneklerinden (liberal ya da tutucu) asla ayrılmayan ki, bu durumun kendisi açıklama ister, Amerika Intelligentsia’sının hayret verici ideolojik aynılığının olması. İkinci neden, kitle iletişim araçlarının kapitalist kurumlar olmasıdır.” (Varoş Kültür Sanat Dergisi, 1995: 20-23)

Chomsy ayrıca, ABD’de medya tarafından muhalif entelektüellere yorum yapma şansı verilmediğini ve ve bu araçların kapalı tutulduğunu söylüyor.

Örneğin ABD’de dil kursuna gittiğim dönemde kaleme aldığım bir yazıda geçen “barış mücadelesi” sözünü Amerikalı arkadaşım şöyle yorumlamıştı: “Burada genellikle bu sözcük kullanılmaz. Komünistlerin kullandığı terminolojiye ait diye bilinir.”

Chomsky’nin sözünü ettiği şey şudur bence: ABD’de sözleri, yazıları nedeniyle Chomsky gibi muhalif aydınlara dava açılmaz, onlara baskı yapılmaz. Ancak işin diğer yanında görünmez bir sansür işler. Bu sansürün kuralları da, yasaları da yazılı değildir. Ancak medya tarafından tam bir titizlikle uygulanır.  Ana akım medya muhaliflere kapatılır, onların görüşlerini dile getirmelerine izin verilmez. Ancak kimse de onları görüşleri nedeniyle suçlamaz. Örneğin Chomsky’nin görüşleri ABD rejimi için tehlikeli değildir. Çünkü yalnızca entelektüel camiada bilinir ki, o da sınırlıdır. Kitlelerle buluşmaz bu görüşler, zaten buluşmasına da izin verilmez. Ancak görünürde tam bir özgürlük vardır, bu bir yanılsamadan ibarettir özünde. ABD ve ileri kapitalist burjuva demokrasisinin olduğu ülkelerde, totaliter hükümetlerin yaptığı gibi sürekli entelektüeller üzerinde baskı uygulamaz. Ya da bazı dönemlerde uygular. (Mc Carthy dönemi gibi ‘açık ve yakın tehlike’ olarak görülen dönemler) Bunun dışında sistem entelektüelleri hapsetmez, yalnızca onların seslerini medya aracılığıyla ambargo uygulayarak kısar ve etki alanlarını daraltır.

Felsefe profesörü Katalon Terricabras, entelektüel kişinin her şeyden önce zayıflar için aktif olması gerektiğini, insanların kendilerinde taşıdıkları özellikleri, ezilenlerin yararına sunmaları gerektiğini belirterek, “Eğer bir aydın iktidarın söylediğini söyler ve ona şapka çıkarırsa bu iktidarı daha da güçlendirir. İşte bizlerin egemenlere karşı mücadele vermemiz ve mücadelede sesleri olmayan, sesleri kısılmak istenenlerin yanında olmamız gerekiyor.”diyor. Terricabras, güçlülerle güçsüzlerin çatışmasında entelektüele çok görev düştüğünü dile getirerek, entelektüel olmanın bu görevlerin aktif olarak yerine getirilmesiyle ölçülmesi gerektiğini savunuyor. (Demokrasi gazetesi, 1996: 7)

Bu nokta çok önemlidir bence de. Entelektüel eğer bir iktidarla ilişkiye girer ve onu desteklerse (bu hangi çeşit iktidar olursa olsun), entelektüel özelliğini yitirir. Aynı şekilde resmi ideolojiyi savunup, herhangi bir hükümete muhalif olmak da bir insanı entelektüel yapmaz. Entelektüel, her türlü resmi ideolojiyi reddeden kişidir. O hükümete, devlete karşı -ki hangi çeşit devlet olursa olsun- toplumun ve bireyin çıkarlarını savunan kişidir. Her tür koşulda.

Faşist kuramcı Gentile’nin de saptadığı gibi faşizm anti-entelektüeldir. Peki entelektüel kimdir o zaman? Her şeyden önce entelektüel mükemmel bir kişiliği betimlememektedir. O da hata yapar, yanılır. Bir ayakkabıcı, insanların kullanması için nasıl ayakkkabı üretirse, entelektüel de her şeyden önce düşünce üreten kişidir.

Peki entelektüel ilerici mi olmalıdır, sağcı muhafazakâr entelektüel olamaz mı? Tarihe baktığımızda entelektüel olarak bilinen insanların hep solda, ya da en azından ezilenlerin yanında bir duruş gerçekleştirdiklerini görebiliriz. Sağ, doğası gereği muhafazakâr ve dogmatiktir. Bu yüzden entelektüalizmi dışlar. Entelektüel çağdaş olmak durumundadır. İnsanlığın ortak kazanımı olan değerleri savunduğu gibi, hak ve özgürlüklerin artması için sürekli çaba gösterir.

Entelektüel, otoriter baskıcı rejimlerin baş düşmanı olan kişidir aynı zamanda. Düşüncelerini iktidarın nimetleri uğruna pazarlamayan ve düşünce üretiminde nesnel diyalektik bakış açısını temel alan insandır. Entelektüelin tek bir rotası vardır: Özgür düşünce üretimi. Entelektüel, bu uğurda hiçbir baskı ve saldırıya prim vermez. Tıpkı Fransa’nın Cezayir işgaline tüm varlığıyla açıkça karşı çıkarak, ülkesinde şimşekleri üzerine çeken evi bombalanan, tehdit edilen, ancak hiç geri adım atmayan Jean-Paul Sartre gibi.

Entelektüel, farkında olan insandır. Bu farkındalık onu eleştirel bir bakış açısına iter. Yalnız farkında olmakla kalmaz, o eleştirel bir bakış açısıyla müdahaleci de olur, o bir anlamda toplumun ve tek tek bireylerin vicdanıdır.

Entelektüel, yerelliği aşan, evrensel ve enternasyonalist bir kişiliği betimler. Yerel motifleri de reddetmez. Yerel motifleri, evrensel olanlar örtüştürür. O, küresel sorunları yorumlamada kendinden bir şeyler katar. Düşüncelerinde özgünlük vardır. Entelektüeller seçkin bir grubu betimlemez aslında. Bu, fildişi kulelerinden ahkâm kesen bir grubun tanımı da değildir. O farklıdır, ama bu farklılığı onu üstün kılmaz. Soruna bütünsel yaklaşıldığında özünde herkes birbirinden farklı değil midir? İnsanları tornadan çıkmış gibi birbirine benzeten sistem ve devletlerdir.

Gramsci, “Hapishane Defterleri” adlı yapıtında, “Bütün insanlar entelektüeldir, ama toplumda herkes entelektüel işlevi görmez.”

Aslında bütün insanlar entelektüel değildir. Entelektüellerin sayısı küresel anlamda her zaman az olmuştur. Belki sınıfsız, sömürüsüz, özgür bir toplumda bütün insanların entelektüel olmasının olanağı ortaya çıkacaktır.

Edward Said, entelektüelin bir dağa ya da bir kürsüye çıkıp yücelerden atıp tutmayacağını,  ancak bir hareketin gerçekliğiyle bir halkın özlemleriyle ortak bir idealin peşinde koşanlarla sesini birleştirdiğinde yankı bulacağını belirtiyor. Said, entelektüelin barış ve adalet davasını etkileyecek bir biçimde tavır alması gereğini de ortaya koyuyor. Entelektüel düşünce üretimiyle olduğu kadar, pratiğiyle ve toplumsal sorunlara pratik müdahalesiyle de yaşamın içinde olan kişidir. Yalnızca çalışma odasının sınırları içerisinde çalışmaz o, toplumsal eylemlerde de boy gösterir. Tıpkı 1968 eylemlerinde Sartre ve Foucault’nun öğrencilerle birlikte bildiri dağıtması gibi.

İnsanlığın kültürel mirası üzerinde büyük bir açılım getiren ve insanlığın büyük birikimini Ansiklopedi’de toplayan başta Diderot ve  D’Alembert, Rousseau, Buffon, Daubenton, Marmontel, d’Holbach, Bordeu, de Jaucourt, Turgot, Quesnay, Haller, Condillac, Montesquieu, Necker, Grimm gibi düşünür ve yazarlar insanlığa entelektüel olarak katkıda bulunmuşlardır.

Marx’ın filozofların tarihsel rolü ile ilgili söylediği, “Filozoflar şimdiye değin dünyayı yorumlamakla yetindiler; asıl olan onu yorumlamak değil, değiştirmektir.” sözünü entelektüeller için söyleyebiliriz. Entelektüel de dünyayı yorumlamakla kalmaz, onu değiştirme mücadelesi içindedir aynı zamanda.

Fransa’da XIX. yüzyıl başlarında faşizme karşı bir hareket niteliğine dönüşen insan hakları mücadelesi  Emile Zola ve diğer entelektüellerin mücadelesiyle ivme kazanmıştı. Jean-Paul Sartre, Albert Camus, Michel Foucault gibi isimler öne çıkıyordu.

Bugün dünyada küresel anlamda fazla sayıda entelektüel yoktur. Oysa 19. yüzyıl bu anlam,da entelektüellerin çağı idi. Bu yüzyılda eleştirel küresel açılımlar yapan düşünceler üretebilen entelektüel sayısı çok azdır. Yaşayan entelektüeller anlamında Noam Chomsky, en etkili olan entelektüel olarak nitelenebilir. Bu edebiyat ve sanatta da böyledir, bir tıkanma yaşanmaktadır küresel olarak. Chomsky ise, Bertrand Russell’i “Batı dünyasının son entelektüeli” olarak betimler.

Gazeteci, yazar, bilim insanı ve akademisyenden entelektüel olur mu?

Ȍyle olsaydı dünyada on binlerce entelektüel olurdu. Kuşkusuz yazarlar, gazeteciler, ve akademisyenler arasında entelektüel olanlar vardır ama bunların sayısı çok fazla değildir.

Güncel olaylar, çoğu zaman insanı bir ırmak gibi sürükler ve onu körleştirir; olaylara yukarıdan bakmasını da engeller. Entelektüel, sürekli güncel olayları yazarak, güncel olaylardan yola çıkarak hayatı yorumlamaz. O güncelin farkındadır, önemli olayları izler, ama hayatı açıklarken, güncelin  ötesinde yalnızca olaylardan hareketle değil, kavramlarla yorumlayarak düşünür. Yani bir çeşit kuşbakışı yapar. O, yalnızca yaşadığı bölgeden dünyayı yorumlamaz; yaşadığı bölgenin koşullarını dünya ile bütünleştirir ve derin yorumlar yapar.

İşte bu nedenle güncel  köşe yazarı gazetecilerden entelektüel çıkmaz, ya da çok az çıkar. Bunlardan çıksa çıksa “kapitalist sistemin ideolojik avukatlığını yapan “aydınlar” çıkar.  Köşe yazarlarının yüzde 95’i “Şu şunu demiş.”, “Bu bunu demiş”ten yola çıkarak güncel  olayları ve iktidar sahibi kişilerin davranışlarını yorumlarlar. Aslında bunların yazdıklarının çoğu, herhangi bir kahvehanede yapılan yorumlardan öte değildir. Gazeteciler işte bu nedenle genelde sistemi, resmi ideolojiyi değil; hükümeti ve kişileri tartışırlar. Bunun karşılığında da ün ve iyi bir maaş garantidir; çoğu zaten dolar üzerinden maaş alırlar. Bunların muhalif görünenleri dahi sisteme değil, kişilere muhaliftir. Bu da sistemin devam etmesi için yapılan bir manipülasyondur özünde. Gerçekte sorunlu olan tek tek sistem partileri ya da kişiler değil, özünde kapitalist sistemdir. A gider B gelir, ama sistem aynen sürer.

Akademisyen olmak, entelektüel olmayı beraber getirmez, hatta çoğu zaman engeller. Çünkü akademisyen, şablonlar, kurallar içinde düşünür. O bir devlet memurudur ya da üniversite çalışanıdır özünde. Çoğu zaman bırakın entelektüel olmayı, bilim insanı bile değildir. Ȍzgür bilimi değil, “sistemin bilimini” üretir; özgür tarihi değil, resmi tarihi yeniden üretir. Kendisine sunulan kurallar, şablonlar içinde düşünür. Yani beyninin içi parsellenmiştir. Ȍzgür düşünebilmesi için tüm bu duvarları yıkması gereklidir. Bunu yapabilen entelektüel akademisyenler vardır, ama sayıları çok fazla da değildir.

Akademisyenler akademik kuralların dar çerçevesine hapsolduklarından statükocu özellikleri de gelişmiştir. Bu nedenle akademisyenlerin kendilerini özgürleştirmeleri de oldukça zordur. Bilgiye yalnızca tek kanaldan, kendileri aracılığıyla ulaşılabileceğini düşünürler. Oysa günümüzde bilgiye birçok farklı kanaldan ulaşılabilir. Özellikle internet günümüzde dünyanın en büyük kütüphanesidir. Bilgiye ulaşma kanal ve yöntemleri bir kesimin tekelinde olmaktan çıkmıştır.

Her bireyin içinde filizlenen insandışılığın payını ve onun ifadesini çabuklaştıran kaderin payını da üstlenerek ‘bütünsel insan’a duyulan özlem. İşte, bu bilimin kısıtlayıcı olduğunu ve bilim insanının görece kör, hatta gerçeklikten uzak olduğunu doğrulamaya yeter.” (Besnier: 1996: 18-19)

Akademisyenler var olan düzene son derece iyi uyum sağlarlar. Gelişmiş kapitalist ülkelerde yaptıkları iş sistemi her gün yeniden üretmektir. Hele resmi ideolojinin baskın karakter olduğu otoriter rejimlerde akademisyenin rolü çok daha geri düzeydedir. İşi bilim üretmek olmasına karşın çoğu zaman resmi ideolojiye uygun ancak, özgür bilime aykırı düşünceleri savunur. İktidarla bütünleşir. Ölçütü düşüncelerinin bilime değil, resmi ideolojiye uyumlu olmasıdır. Yoksa iktidarın şimşeklerini üzerine çekebilir. Örneğin Türkiye’de bazı akademisyenler tarafından imzalanan “Barış Bildirisi” devletin şimşeklerini üzerine çekmiş ve bu bildiriye imza atanlar yargılanmış, bunların büyük bölümü işlerinden çıkarılmışlardır. Bugün üniversitelerde neredeyse çoğunlukla resmi ideolojiyi sorgulamayan, onu yeniden üreten, iktidarı destekleyen, bilimle hiç ilgisi olmayan , dogmatik değerler sistemini savunan bir akademisyen prorotipi egemendir. Türk-İslâm sentezciliği egemen olmuştur. Kemalist aydın tipi de resmi ideolojiyi savunur. Ancak Türk-İslam sentezcisi organik aydın tipi resmi ideolojiyi savunmakla birlikte, onu yeniden dinsel açıdan yorumlamıştır.

Entelektüel olmak için ille de akademik eğitim yapmaya gerek yoktur. Daha çok kişinin kendi kendisini yetiştirmesi, haksızlığa boyun eğmemesi ve özgür düşünebilmesi önemlidir.

Kendisi de bir akademisyen olan ve bir zamanlar Özgür Üniversite’de birlikte çalıştığım Sibel Özbudun şöyle diyor:

“Öteden beri, akademinin entelektüel üretime pek katkı yaptığını düşünenlerden değilim. Hatta zaman zaman mevcut potansiyelin gelişmesini engelleyici bir rol üstlenebildiğinin de -en azından sosyal bilimlerde- tanığıyım. Siyasal baskılar/ etkilenimler, üniversiteleri kıskacına alan cemaatçi-muhafazakâr kadrolaşma, en üretken unsurlar olan genç akademisyenler, doktora adayları üzerindeki bölüm başkanı, danışman zorlamaları, öğretim elemanları üzerindeki ders yükü, bitmez tükenmez bürokratik angaryalar… tüm entelektüel hevesin daha ilk yıllarında kekre bir bezginliğe, düşkırıklığına, müstehzi bir blasé’liğe dönüştüğü bir aşınım sürecidir akademik yaşam.” (http://adhk.de/)

Entelektüel olmak zordur

Entelektüel olmak günümüzde daha zordur. Çünkü kendisini “entelektüel” olarak sunan, buna yönelik bir imaj oluşturmaya çalışan birçok kişinin hesaba katacağı, kaybedeceği çok şey vardır; eğer devletler ile aranız bozulursa, bu pazar başarısını da etkiler. Çoğu kişi, ağzından çıkan her sözcüğü dikkatle seçer bu yüzden. Entelektüel olmak için günümüzde, öyle olmasanız da “böyle bir imaj oluşturmanız” insanları yanıltabilir.

Entelektüeller, “ortalama insan” gibi ikinci elden bilgilere sahip olmaz: Ȍrneğin tarihi anlamak için, kendisi tarihi bizzat okur ve yoruumlar. (Tarihçileri de okur, ama eleştirel bir biçimde) Günümüzde ise kapitalizm bunu o hale getirdi ki, tarihçi olmayan, tarih hakkında konuşamaz duruma getirilmeye çalışılıyor.

Entelektüel, salt bilgi sahibi olan kişi değildir, eleştirel ve özgür biçimde düşünür. Kendi çıkarlarını hesaba katmaz, pazar (marketing), PR ve imaj kavramlarını dikkate alarak konuşmaz. Kişilerden ziyade sistemi eleştirir. O bilgiyi yorumlayan ve hayatla bütünleştirmeye çalışan kişidir. İnternete ulaşabilen herkesin neredeyse tüm bilgiye sahip olduğu bir dönemde, önemli olan o bilgiyi insanlık birikimiyle yoğurmak ve yorumlamaktır.

Sisteme yönelik eleştiri ve düşüncelerini özgürce söylemesiyle de bilinir. Genelde o bir muhaliftir, haksızlığın karşısında susmaz. Ancak hayatını yaptığı meslek ile kazanan bir akademisyen, bir gazeteci her zaman özgür düşünemez, çünkü kaybedecek şeyleri vardır.

Henüz XX. yüzyıl başlarında aydınlar hakkında ilk kapsamlı eleştirilerden birisini yapan Julien Benda, ünlü “Aydınların İhaneti” kitabında, aydınların kazığa bağlanma, sürgüne gönderilme, yakılma, çarmıha gerilme riskine girmek durumundadırlar diyor. Bu yüzden sayıları da çok olamaz. Ancak ona göre, aydınların gerçeklik duygusu zayıflamıştır ve onlar iktidarın muhalif görünen sözcüleridir.

Sistemi yeniden üreten “organik aydınlar”

Türkiye’de uluslararası anlamda tanınan yazar ve sanatçılar olmuștur. Ancak tüm dünya tarafından dikkatle izlenen (Bir Chomsky örneği gibi) bir entelektüelden söz edilemez. Kușkusuz kendisini entelektüel görenler vardır. Ancak insanın kendisini entelektüel olarak nitelemesi, onu öyle yapmaz. Daha çok yerel düzlemdeki aydın ve sistemi yeniden üreten “organik aydınlar”dan söz edebiliriz.

Daha çok uluslararası değil de, yerel őlçekte hareket alanına sahip olan aydınları bir kenara bırakırsak, Gramsci’nin tanımladığı, “organik aydınlardan” sőz edebiliriz. Bunlar “hukuk devleti”, “demokrasi” ve “insan hakları” ya da “sosyalizm” kavramlarını yazılarında ve düșüncelerinde ișlerine geldiği gibi sık sık dile getirirler. Bazen hükümetlere, politik kișilere muhalif olurlar, ancak özünde devlete, kapitalist sisteme muhalif olmazlar. Osmanlı aydınları gibi misyonları devleti “reformize” ederek kendi düșündükleri șekle dőnüștürmektir. Kemalist, İslâmcı, ulusalcı “sosyalist”, liberal birçok organik aydından tipinden sőz edebiliriz. Bunlar resmi ideolojinin, kapitalist sistemin organik aydınlarıdır. Ona muhalefet ederken bile sistemi, devleti kutsarlar.

Burada bir kez daha altını çizmek gerekirse, sistemi tamamen reddetmeyen bir kişiden, ne entelektüel ne de aydın olur, olsa olsa ondan organik aydın olur ve her gün yeniden sistemin üretilmesine katkı sunar. Bunlar ağaçlardan ormanı göremezler ve özünde sistemin, resmi ideolojinin savunucusudurlar. (Onu zaman zaman eleștirseler de)

Türkiye’de aydın ve entelektüel kavramları birbiri ile karıștırılır. Ayrıca entelektüel’e “entel” de denilir. Bu tanımlama, onu küçük düșürücü ve onunla dalga geçen bir tanımlamadır. Bir kișiyi “entel” olarak nitelemek, onun bilgi birikimini hiçe saymak olduğu gibi, aynı zamanda bu tanımı yapan açısından kendisini de küçültmek anlamına gelir bence.

Türkiye’de İslâmcı, Kemalist, Milliyetçi, Ulusalcı sosyalist “aydın” tipinin devlet konusundaki görüşleri arasında hiçbir fark yoktur. Bunların tümü her zaman tarihte kurulmuş 16 Türk devleti ile övünürler. İslâmcı-milliyetçi “aydın” tipi Türk-İslâm sentezcisidir; aslında dinden çok milliyetçiliği esas alır. Kemalist “aydın” tipi ise Türkçüdür.
Örneğin Tarihçi İlber Ortaylı, bir gazete ile olan söyleşisinde şöyle diyor:

“Buradan bir çıkış yok mudur? Bizim övüneceğimiz bir halimiz yok mu? Ortaylı: Vardır işte, her şeye rağmen devlet kurmuşuz. Devlet var, devlete itaat var. Şimdi bu yeni gelenler onu yıkmaya çalışıyorlar, bu çok çok tehlikeli.” (Radikal Gazetesi)

Oysa bir bilim insanı, devlet kurmakla övünmez; devlet kurmak çok önemli bir şey değildir. Tarihte bugüne dek irili ufaklı binlerce devlet kurulmuş ve yıkılmıştır. Bir bilim insanı, ölçü olarak “devlete itaati” değil, toplumsal hak ve özgürlükleri alır, almalıdır. Devletlerden geriye güzel bir iz kalmaz. Kalan iz, istilalar, savaşlar, katliamlar ve baskılardır. Gerçek bir bilim insanı ve aydın, bilim üretmekle, uygarlığın yarattığı tarihsel, kültürel ve sanatsal ürünlerle övünür ya da övünmelidir. Ortaylı’nın görüşleriyle, karşı olduğu kişilerin görüşleri arasında bu konuda zerre kadar fark yoktur.

Tarihte bütün devrimler, altüst oluşlar “devlete itaatsizlik” ile başlamıştır. Örneğin Fransız devrimi, devlete karşı itaatsizlik içeren bir şiddet hareketidir ve dünyayı değiştirmiştir. Demek ki, bir aydın devlete itaati değil de, demokratik sivil itaatsizliği őnermeli, desteklemelidir. Çünkü hak ve özgürlükler verilmez, alınır. Nasıl alınır, direniş yöntemleri ve sivil itaatsizlik ile. “Aydınların” devlete itaat ile övünmesi, kendi odak ve itaat noktalarının devlet aygıtı oluşundan kaynaklıdır. Bunun nedenlerinden birisi de Türklerde devletin her zaman kutsal bir kavram gibi ele alınmasıdır.

Oysa toplumsal çıkarları ve ezilenlerin hak ve özgürlüklerini temel almayan bir kişi, gerçek bir aydın olamaz; olsa olsa Gramsci’nin sözünü ettiği organik bir aydın olur.

Ayrıca devleti koruma refleksi, “Osmanlı Türk Aydınında Yabancılaşma Sorunu” başlıklı yazımda gőstermeye çalıştığım gibi, Kemalist, İslâmcı ya da ulusalcı sosyalist Türk “aydının” tarihsel olarak hak ve özgürlükleri değil, devleti koruma, kurtarma ona yol göstericilik yapma misyonu ile örtüşüyor.

Başka bir soruya şu yanıtı veriyor Ortaylı: “- Türkiyeli ile Türk arasındaki farkı anlatıyorsunuz kitapta. Nedir fark? Ortaylı: Türk Türk’tür, Türkiyeli diye de bir şey yoktur. Bu kadar açık. Beğenmeyen Türklüğü, başka kimliği varsa söyler! Böyle Türkiyeli – Mürkiyeli diye bir şey olmaz, bunlar özenti. Türk vardır, Türk’tür.” (Radikal gazetesi)

Yani resmi ideolojinin, “Türkiye’de yaşayan herkes Türktür.” tezini bir kez daha dillendiriyor ve demek istiyor ki, diğer kimlikler, azınlıklar, diller, kültürler diye bir şey yoktur, varsa da önemli değildir. İşte resmi tarih yazmak ve resmi ideolojinin tarihçisi olmak da böyle bir şey olsa gerek.

Kendi çıkarından dünyaya bakandan entelektüel  olmaz

İktidarla uzlaşmak, sistem eleştirisi yapmamak, ağaçlardan ormanı görememek ne kadar bilgisel donatımı olursa olsun, kişiyi entelektüel  yapmaz. O, haklının yanındadır, konuşurken kaybedebileceği şeyleri hesap etmez, yalnızca gerçekleri dile getirme kaygısı içindedir. Beraberinde eşitsizliği, yoksulluğu, ve şiddeti getiren sistemi eleştirir. Entelektüellik aynı zamanda, adaletsizliklere karşı  pratik bir duruş ve tavır sorunudur da.

Edward Said bu durumu şöyle ifade ediyor:

“Nabza göre şerbet vermek, konuşulması gereken yerde susmak, şövenist kabadayılıklara, tantanalı döneklik ve günah çıkarma törenlerine tanıklık etmek bir entelektüelin kamusal rolüne en çok gölge düşüren tavırlardır.” (Said, 1994)

Entelektüel yalnızca bilgisel ve kavramsal donanımı ve altyapısıyla değil, ileri görüşlülüğüyle de öne çıkar.
Kapitalizm, insanı uzmanlaştırmış ve kendi mesleksel alanı dışında düşünmemesine, söz söylememesine neden olmuştur. Yani herkes kendi mesleksel alanında görüş belirtebilir, onun dışında görüş açıklasa da ciddiye alınmaz. Oysa entelektüel, psikolojiden sosyolojiye, felsefeden sanata, edebiyata sinemaya kadar ilgi alanı geniş olan donanımlı, çok yönlü bir kişidir. O tek bir alanının dar sınırları  içerisine hapsedilemez.

Ben Özgür Üniversite’de iken, sevgili dostum Fikret Başkaya, Osmanlı İmparatorluğu’nun 700.yılında  “700” adlı bir kitap çıkarmıştı. Bir gün Mülkiyeliler Birliği’nde bazı tarih profesörleri ile Osmanlı dönemi ile ilgili bir panele katılacağını söyledi bana. Ertesi gün ona panelin nasıl geçtiğini sordum. Başkaya şu yanıtı verdi: “Ya adamlar bizi tarihçi değiliz diye pek ciddiye almadılar.” Oysa Başkaya’nın kitabı, bu ‘resmi ideloji’nin tarihçilerinden çok daha boyutluydu, çünkü özgür ve bilimsel bir bakış açısıyla yazılmıştı. İşte kapitalizmin uzmanlaşma anlayışı bu örnekte de görülüyor. “Kendi alanın dışında söz söyleme hakkına sahip değilsin, söylesen de ciddiye almıyorlar.” Tarihçi olmaması ve resmi ideolojiyi eleştirmesi nedeniyle, Başkaya’nın bu kitabı medya tarafından da görmezden gelindi.

Bir söyleșisinde Bașkaya șöyle diyor: “Entelektüel kaygıları olan biri dünyaya ‘ortalama’ bir insan gibi bakamaz. Yaşamı bir perspektife endeksli biridir o. Gerçeğin peşine düşmek, dünyayı değiştirme perspektifine sahip olmak demektir. İster istemez sürüden ayrılmayı, hatta sadece sürüden değil sıradan ayrılmayı da gerektirir bu. Kendini verili düzenin değerlerine göre tanımlamazsın, tanımlamaman gerekiyor. Bu, ömür boyu muhalif olma tercihidir. Bir takım titrler edinmek, para sahibi olmak, meşhur olmak, görünür olmak gibi kaygıların olmaz. Özetle, etik bir duruş gerektirir. Yalpalamamayı, söylediklerinin arkasında sonuna kadar durmayı gerektirir. Bu aynı zamanda bir özgürlük mücadelesidir. Kaybetmek diye bir şey yok burda. Çünkü her özgürlük adımı seni başka bir noktaya taşır.” (Bașkaya:2015)

Buraya kadar yazdıklarımdan yola çıkarak entelektüelin bazı önemli özelliklerini şöyle toparlayabirim:

Ezilenlerin safındadır.

Adaletsizliğe karşıdır;

iktidarı, devleti eleştirir.

Olaylardan,  kişilerden yola çıkarak tahliller, saptamalar yapmaz. Tam tersine kavram ve olgulardan yola çıkarak hayatı değerlendirir.

Kendi çıkarlarını değil, toplumsal çıkarları öne koyar ve bu açıdan konuşur.

Her zaman, her koşulda gerçeği söyler ve bunu söylemeye devam eder.

Çok yönlüdür, bir kutunun sınırlarından hayatı değerlendirmez. Sanattan edebiyata, bilime, tarihten, psikolojiye, felsefe ve sosyolojiye ve daha birçok alana ilgi duyar araştırır, öğrenir.

Bilimsel olarak araştırma yapar ve okur, ancak bunu özgür düşünce ile yoğurur ve şablonların, kuralların dışına çıkabilecek kapasiteye erişir.

O muhalefetini, kişilere ya da partilere karşı değil, sisteme karşı endeksler. Partiler, kişiler arasındaki görece farklılıkları bilmekle birlikte, tam bir anti-sistemdir.

O bilgiyi yorumlayan ve hayatla bütünleştirmeye çalışan kişidir.

Entelektüellik aynı zamanda, adaletsizliklere karşı  pratik bir duruş ve tavır sorunudur.

 Bu coğrafyada entelektüel var mıdır?

“İslâm dünyasındaki entelijansiyanın büyük bir bölümünün çarpıklıklar alanında yüzdüğünü öncelikle belirtelim. Entelektüellerin, bilim insanlarının ve yönetici kadroların işlevi zaten Batı’daki gibi kesin hatlarla belirlenmemiştir. Dindaşlarımızın birçoğuna göre entelektüel okuma yazma bilendir; zihinsel bir faaliyet gösterendir, doktor, yazar, çevirmen, mühendis, öğretmen veya yönetici kadro; hangisi olduğu pek önemli değildir. Toplumun mutsuz bilincini temsil eden, epistemolojik statüsü eleştiri olup ayrı bir grup oluşturan entelektüel bizim ülkelerimizde görülmemiştir.” – Daryush Shayegan

Shayegan’ın yukarıdaki saptamalarına katılmamak elde değildir. Bunun nedenleri çeşitlidir. Ancak bence önemli nedenlerden birisi, İslâm dünyasında “cemaatçı kültür”ün egemen oluşu, sivil bir toplum ve özgür bir bireyin oluşamaması, dinin baskın karakter olması ve toplumsal hukuksal sisteme ya egemen ya da onun üzerinde etkili oluşu, hak arama mücadelesinin aşağıdan yukarıya Avrupa’da olduğu gibi gelişememesi vb gibi… etkenler söz konusudur. Bu nedenle Türkiye, sözde “laik” bir ülke olmasına karşın, buradan evrensel ölçekte düşünceleriyle etki yapan, tanınan bir entelektüel çıkmamıştır.


İrani-İslâmi dünyayı yazan Daryush Shayegan, “Bizim dünyamızda entelektüel olmak her şeyden önce, iktidara muhalif olmaktır. Gelip geçen rejimlerin çoğunun baskıcı, ya da düpedüz totaliter olduğu göz önünde bulundurulduğunda anlaşılır bir şeydir bu.” diyor. Şhayegan, ancak bu duruşun yeteri kadar düşünülmemiş ve kaba olduğunu, beraberinde bir eleştirel  çözümleme ve perspektif, mesafe koyma tavrı getirmediğinin de altını çiziyor. Shayegan, ayrıca en yaygın entelektüellerin yapıtlarının yerel  düzeyi aşamadığını da belirtiyor. (Shayegan,  1993: 144.)

Bence Shayegan’ın burada anlatmak istediği aydın ya da entelektüel eğilimli aydınlardır. Çünkü entelektüel yerel düzeyi aşar ve düşünceleriyle küresel ölçekte etki yapar.

Türkiye’de gerçek aydın olan bazı isimlerden söz edilebilir. Ama aydın  ya da kendisini aydın olarak görenlerin sayısı bundan daha fazladır. Ancak bunların yüzde 90’ı, Benda’nın tanımıyla “iktidarın muhalif görünen ya da görünmeyen sözcüleridir.” Bunlar sistemin devam için onu cilalar ve her gün yeniden üretilmesine yardımcı olurlar. Louis Althusser’in “devletin ideolojik aygıtları” tanımıyla örtüşürler.

“Türk aydın  hareketi’ bir entelijensiya (intelligentsia) hareketi olamamıştır, bu anlamda bir Türk entelijansiyasından söz etmek olası değildir. Bu “aydın  tipi” zaman zaman devletle konjonktürel olarak çelişse bile genel olarak resmi ideoloji sınırları içerisinde düşünen-konumlanan bir yapıdadır. Osmanlı dönemindeki aydınların büyük bölümü devlete göbekten bağımlıdır. Türklerde sivil toplum ve özgür düşünce gelişemediği için Türk aydın  tipi de askeri otoriteye bağlı, cuntacı militarist karaktere sahiptir.” (Anar, 2003: 121-122)

Julien Benda’nın tanımından yola çıkarsak, “entelektüel duruş ve tavır” denildiğinde, bu coğrafyada ilk akla gelen kişi İsmail Beşikçi’dir. Beşikçi, inandığı değerler ve savunduğu düşünceler ile resmi ideolojinin karşısına çıkmış, ve hapislere, tehditlere ve başka türlü baskılara karşın, düşüncelerinden en küçük bir taviz vermeden, özgür bilimsel düşünceyi savunmuştur.

Bugün Türkiye’de kendisini “aydın” yerine koyan gazeteci ya da akademisyenlerin büyük kısmı ona burun kıvırırlar. Çünkü onlar sisteme hizmet eden ve sistem tarafından yaratılan aydınlardır. Karşılarında hiç eğilip bükülmeyen, çıkarları için gerçekleri gölgelemeyen birisini gördüklerinde, bir ayna gibi kendi siluetleri yansıdığından, bu nedenle Beşikçi’den rahatsız olurlar. Beşikçi’nin düşüncelerine neden ana akım medya yer vermez, işte tam da bu nedenle. Çünkü ana akım medya ve aydınların büyük kesimi sistem içinde, sistemin ideolojik aygıtları olarak işlev görürler.

Türk-İslâm sentezcisi “aydın” tipini ise şöyle kategorize ediyorum:

Özellikle İslâmcı aydın tipinin finans ile olan ilişkisi çok fazladır, bu “aydın” katmanının çoğu öbür dünyayı değil de, bu dünyayı kurtarmaya çalışır.

Türkiye’de tarihsel olarak “İslâmcı aydın” tipinde bir mücadele geleneği, halkın hak ve özgürlüklerini savunma refleksi yoktur; hak denildiğinde, sadece kendi hakları aklına gelir. Tam tersine biat kültürü ile yetiştirilmiş ve otoriteye tam sadık bir insan tipidir.

Prensip sahibi deǧildir, ortama hemen uyum saǧlar bukalemun gibidir. Tek bir ölçütü ve ideolojisi vardır özünde: kendi kişisel çıkarları.

Dayanıklı ve solcu aydınlar gibi zorlukları göǧüsleme ve mücadele etme geleneǧine sahip deǧildir. Biraz sıkıştırılırsa bütün deǧerlerini, inançlarını feda ve inkâr etmekten kaçınmaz.

Başkalarının maǧduriyetlerini görmez, hatta kendisinden farklı olanların ezilmesini kışkırtır.

Hemen hepsi bir tarikata yakındır. Çıkarlarını böylelikle saǧlamlaştırmayı hedefler.

Özgürlük, demokrasi, insan hakları denildiǧinde yalnızca kendi mahallesinin haklarını algılar.

Hep maǧduru oynar, iktidarda iken, ona eklemlenmişken dahi maǧdurdur ve sanki muhalifmiş, eziliyormuş gibi bir imaj verir.

Entelektüel kapasitesi yeterli deǧildir ve birkaç sözcük ile sınırlıdır. Son yıllarda iktidarın dilinde moda olan “üst akıl, algı operasyonu…” gibi birkaç kelime ile küresel komplo teorileri üretmeye çalışır ve kendileri de dahil olmak üzere, kimse bu komplo teorilerini ciddiye almaz.

Çocuklarını Müslüman ülkelerde deǧil, “batıl kültür” olarak nitelediǧi ve küçük gördüǧü Avrupa ve özellikle de ABD’de okutur. “Batı” kültürü karşısında derin bir aşaǧılık kompleksi duyar bir yandan ona karşı sözde konumlanmaya çalışırken, diǧer yandan gizli gizli ona hayranlık duyar ve onu taklit eder. Söylemde “Batı” deǧerlerinin karşıtı olmasına karşın, çoǧunlukla bir Batılı gibi giyinir, yaşar. Yaşamak için de İslâm ülkeleri yerine “batı” ülkelerini tercih eder.

Bu ‘aydın’ prototipinin erkekleri Vakko’dan Beymen’den ya da yabancı markalardan takım elbise ve kravat, kadınları aynı markalardan ya da yabancı markalardan eşarp giyerler. Genelde sakal bırakmaz, daima traşlıdır ve badem bıyıklarını küçültmekle meşguldür. Tarikat şeyhleri dışında sakal bırakanlar ise, kısa ve düzgün toplanmış sakalı tercih ederler. Her taraftan bir zenginlik bir saltanat merak ve ihtişamı dökülür.

Cuma’ları kaçırmaz, camiye gider ya da internetten ayet gönderir. Ama haftanın diǧer günleri ibadet edemeyecek kadar ‘meşguldür.’

Neo-Osmanlıcılık’tan gelen bir emperyal kültüre sahiptir. Hiçbir teorik altyapısı olmayan komplo teorileriyle, sınır ötesi hamleler yapılmasını kışkırtır. Savaş kışkırtıcısıdır. Gözü başkalarının topraklarındadır. İktidarın emperyal heveslerini provoke eden içi boş tezler üretir.

Ucuzdur, kolay satın alınır. Durumu Mizancı Murat’ın durumunu andırır.  II. Abdülhamid kendisine yıllarca muhalefet eden Jön Türk önderlerinden Mizancı Murat’ı bir memuriyet vaadiyle İstanbul’a ayaǧına kadar getirtmiş ve af diletmiştir. Uzun soluklu mücadele edemez yorulur. Güce, iktidara yaslanarak tetikçilik yapmayı, insanları ihbar etmeyi, hedef göstermeyi severler, hatta bunu bir mesleǧe dönüştürenleri de vardır.

Bu prototip, iktidara, güce itaat etmekten, biat etmekten, diz çökmekten utanmaz, aksine bunu övünülecek bir şeymişcesine savunur ve “İtaatse itaat, biatsa biat ediyoruz.” der. Üstelik bunu sanki fedâkarlık ya da kahramanlık yapıyormuş gibi bir edayla söyler.

Hoşgörüden yoksundur. Bunların en bilinenlerinden, geçmişte solcu aydınlarla hoşgörü temalı demokrasi şovu yapanlarından birisi gibi halkı silahlanmaya çaǧırır ve iç savaş kışkırtıcılıǧı yaparlar.

Türkiye’de tarihsel olarak “İslâmcı ‘aydın’” tipinde bir mücadele geleneği, halkın hak ve özgürlüklerini savunma refleksi yoktur; hak denildiğinde, sadece kendi hakları aklına gelir. Tam tersine biat kültürü ile yetiştirilmiş ve otoriteye tam sadık bir insan tipidir. Zoru gördüǧünde hemen döner, fikir deǧiştirir.

Özellikle İslâmcı ‘aydın’ tipinin finans ile olan ilişkisi çok fazladır, bu “aydın” katmanının çoğu öbür dünyayı değil de, bu dünyayı kurtarmaya çalışır.

Türk-İslâm sentezcisi oldugunu iddia eder, ama bunun teorik ve ideolojik altyapısını kurmaktan acizdir. Neo-Osmanlıcılık da işte bu yüzden teorik ve ideolojik altyapısı olmadıǧından tutmamıştır. İşin aslı bunun ideolojik ve teorik altyapısı da olamaz, çünkü hayatta karşılıǧı da yoktur, içi boştur. Dinci kimliǧini zaman zaman öne çıkarsa da, dar milliyetçilikten kurtulamaz.

Aslında kendi içlerinde isimleri “aydın’a çıkmıştır, ama aydın olmakla uzaktan yakından ilgileri yoktur. Tarihsel olarak hiçbir dönemde “aydın baǧımsızlıǧı ve nesnelliǧi”ne sahip olamamıştır. Ayrıca dinsel dogmalardan yola çıktıǧı için sorgulayamaz, buna kapasitesi de yetmez.

Anti-laiktir.  Kendininkinden farklı yaşam tarzlarına tahammül edemez ve onlara müdahale etmek ister.

Sanata olan ilgisi yok denecek kadar azdır, bu yüzden estetik duygusu da gelişkin deǧildir.

Bugün iktidara, güce dayanmayan birkaç “İslâmcı aydın” vardır. Bunlar yandaş medyadan kovulmuş ya da ayrılmışlardır, çıkarlarını kaybetmişlerdir. Bu yüzden hükümeti eleştirirler, ancak resmi ideoloji sınırlarından dışarı çıkmazlar. Eleştirileri doǧru olsa dahi, entelektüel derinlik, kendisinin dayandıǧı bir ideoloji, bir gerçeklik olmadıǧından aslında sorgulayan ve gelişen gerçek aydın tanımlaması içine girmezler.

Türkiye’deki entelektüel eğilimli aydınların sıkıntısı donanımlarının yetersiz ve tek yönlü oluşudur bence. Özellikle Marksist aydınlar, çoğunlukla her şeyi ideolojik bir yaklaşımla kendi açılarından ekonomi eksenli olarak açıklıyorlar. Ancak bu “aydınların” çoğuna bakıldığında donanımlarının sınırlı olduğu görülüyor. Liberal aydınlar da aynı şekilde, yetersiz bir donanıma sahipler. Eksik yanları bence felsefe, sanat, edebiyat, fizik (kuantum fiziği) ve sosyal bilimler… Örneğin bir Chomsky gibi çeşitli birçok konuda kendisini yetiştirmiş bir total entelektüel bu nedenle yok ve çıkmıyor. İşin ilginç yanı, kendilerini geliştirme gibi bir çabaları da yok. Her şeyi zaten bildiklerini düşünüyorlar belki de.

Çünkü Türkiye’deki solcu aydın prototipi, kendi alanı dışında kalan alanları, tali olarak görür ve küçümser. Örneğin bu tipe göre sanat (sinemadan plâstik sanatlara…), edebiyat, felsefe bunlar tali alanlardır. Esas önemli olan ekonomik temelli ideolojik açıklamalardır. Bu yüzden de konuşmalarında, yazılarında, açıklamalarında felsefi derinlik yoktur; sanatsal estetik ve hayatın içinden örnekler de. Sanat, edebiyat, felsefe, psikoloji, sosyoloji, fizik (özellikle kuantum) ile beslenmeyen bir entelektüelin yorumlarının derinlik içermeyeceğini ve kuru bilgilerden ibaret olarak kalacağını düşünüyorum. Entelektüel olarak “tanınan” çoğu insanda bu yönler eksiktir. Ezberden konuşmak, sorunları anlamaya ve analiz etmeye yetmiyor ne yazık ki.

“Entelektüelin tek dayanağı ödünsüz düşünce ve ifade özgürlüğüdür.”

En azından ben uzaktan baktığımda bunu görüyorum. Bir diğer özellikleri ise, kendilerini güncellememeleridir. Bu yalnızca Türkiye’deki entelektüel eğilimli aydınların sorunu değil, küresel ölçekte sol tandanslı entelektüellerin sorunudur. Kendisini güncelleyen, aynı şeyleri papağan gibi tekrar etmeyen, bilmediğini düşünerek her gün yeniden öğrenen entelektüel sayısı çok fazla değildir.

Entelektüel,her șeyi bilen bir insan değildir

Bir gün sınıfsız ve sömürüsüz, herkesin eşit olduğu bir toplumda, entelektüellere ve aydınlara da ihtiyaç kalmayacaktır. Çünkü hemen herkes entelektüel faaliyetlerle uğraşacaktır.

Entelektüel bir insan, her șeyi bilen bir insan değildir. Bildiği konular olduğu gibi, bilmediği birçok konu da vardır. Ancak çok yönlü bir insandır o. Bir entelektüelin her konuda yorum yapmasına gerek yoktur bence. Ayrıca zaten her konuyu bilemez. Ancak bir entelektüel için en önemli șey bence, bildiğini düșündüğü konularda bile sürekli okuması, araștırması ve güncel gelișmeleri de izlemesidir. Entelektüel her șeyden önce hayatın öğrencisidir, hep öğrenir kitaplardan, insanlardan ve her şeyden. Ayrıca entelektüel, teknolojik yeni gelișmelere de kendini adapte edebilmeli ve teknolojinin olanaklarını düşüncesini geliștirme yönünde kullanmalıdır.

Edward Said, entelektüellerin duruşunun, özünün düzene muhalif bakmak olduğunu belirterek şöyle diyor:

“Entelektüelin tek dayanağı ödünsüz düşünce ve ifade özgürlüğüdür. Bu özgürlüğü savunma hattını gevşetmek veya dayandığı temellerden herhangi birinin kurcalanmasına göz yummak entelektüelin işine ihanet etmesi demektir.”  (Said, 1995: 85)

Said, entelektüelin toplumu düşünen ve ilgili bir üyesi olmak için kendi yurttaşlarına ve diğer toplumlarla ilişki kurma tarzına ilişkin ahlâki meseleleri gündeme getirmeye yükümlü bir amatör olması gerektiğini de savunuyor.

Buraya kadar katılıyorum. Ama yalnızca muhalif olmak entelektüel olmaya yetmez, belki yerel bir aydın olmaya yetebilir. Entelektüel daha evrensel ve kapsayıcıdır. Entelektüelin her zaman amatör olması gerektiği düşüncesine katılıyorum, çünkü o her gün yeniden hayatı öğrenen ve kuran bir bakış açısına sahip olmalıdır. İşin profesyonelleşmesi, entelektüeli sıradan bir uzmana indirger; yaratıcı entelektüel düşünceyi öldürür ve düşünce akademik şablonlardan dışarıya çıkıp özgürleşemez.

Avrupa’nın önemli sosyologlarından Pierre Bourdieu, Fransa’da ve her yerde eksikliği duyulan şeyin eleştirel olduğunu belirterek, “Medya ile politikacıların paslaştığı, topu birbirlerine atıp tuttuğu bir durumda eleştirel aydınlar ne yapabilir? Eleştirel gerçek aydınlar seferber olmalı. Müdahale etmenin sosyolojik, ekonomik tahlillerini toplumda dinlenir kılmanın yollarını aramalılar.” diyor. (Bourdieu,1995:84-87)

İşte bu noktada entelektüelin çok yönlü araştırma yapması gerekliliğine inanıyorum. Tahlillerini, yalnızca sosyolojik ve ekonomik açıklamalar çerçevesine hapsetmeden, felsefi, psikolojik, sanatsal, edebi ve bilimsel düşüncelerle zenginleştirmelidir. Bu da gerçek entelektüeli evrensel bir insan olarak, çok yönlü olmaya teşvik eder.

Ancak gerek Türkiye’ye, gerekse dünyaya baktıǧımda entelektüel ve aydın olarak “tanınan” insanların çoğunun ezbere bilgilerle konuştuğunu ve kendilerini güncellemediklerini görebiliyorum. Çoğu şimdiye dek sahip olduğu bilgi birikimiyle yorum yapıyor ve yeni bir şey okumuyor, araştırmıyor. Belki de her şeyi bildiklerini düşünüyorlar.

Entelektüel merak ve ilgisi olmayan sanatçı  bir noktada tıkanır ve derinlikli, kalıcı sanatsal yapıtlar üretemez. Aynı șekilde sanata ilgi duymayan ve sanatsal yönü olmayan entelektüel de yavan ve kuru kalır. Çünkü sanat bilgisi ve anlayışı ile zenginleşen bir iç dünya ona, estetik bir incelik katacaktır. Bu da felsefe ile birleştiğinde olayları, olguları ve kavramları daha derinlikli ve incelikli yorumlamaya yetenekli olacaktır.

Dünyayı izlemek, bazı kavramları, olguları bilmek entelektüel olmaya yetmez, dünyanın da seni izlemesi gerekir.

Ayrıca sanat, edebiyat, fizik (özellikle kuantum fiziği) ve felsefe ile beslenmeyen bir entelektüelin yorumlarının derinlik içermeyeceğini ve kuru bilgilerden ibaret olarak kalacağını düşünüyorum. Entelektüel olarak “tanınan” çoğu insanda bu yönler eksiktir.

Bir örnek vermek istiyorum. Örneğin Immanuel Wallerstein, Brezilya ile ilgili gelişmelerle ilgili yazısında şöyle yazmıştı: “Brezilya’da Devlet Başkanı Dilma’nın görevi askıya alındıktan sonra aşırı sağcı bir hükümet kuruldu.” (Wallerstein, 2016)

Benim bu yorumdan anladığım Wallerstein’ın ezbere konuştuğu, aslında Latin Amerika’daki gelişmeleri takip etmediğidir. Çünkü ‘aşırı sağcı” olarak nitelediği hükümetin Başkanı Dilma’nın başkan yardımcısı Michel Temer’dir. Temer İşçi Partisi hükümetinin Devlet Başkanı Dilma’nın başkan yardımcısı olarak görevi askıya alınıncaya dek görev yapmıştır. Temer sağcı olabilir de, o zaman Dilma hükümeti solcu muydu, “aşırı sağcı” bir başkan yardımcısına sahip olarak? Peki 13 yıllık İşçi Partisi hükümeti döneminde uygulanan özelleştirmeler, taşeronlaştırmalar, başta İşçi Partisi ve diğer partilerce çalınan milyarlarca dolar, 12 milyon işsiz, neoliberal politikalar… bunların hiçbirine değinmiyor Wallerstein. Sola destek vereceğim derken, aslında “sol”un sol olmadığını anlayamıyor ve neoliberal politikalara destek vermiş oluyor.

Siz 19. yüzyıldan kalmış bilgilerle, otuz yıl öncesinin bilgi birikimiyle konuşursanız, Latin Amerika’da yaşayan insanların durumunu tahlil etmekten uzak kalırsınız. Belki dünyanın başka yerlerindeki insanları inandırabilirsiniz.

Elbette bir entelektüelin ezilenlerin yanında hayatın içinde bir duruşu vardır. O zaman bir entelektüel için en önemli şey, bir konu hakkında konuşmadan önce, sanki bir şey bilmiyormuş gibi tekrar okuması, güncel gelişmeleri takip etmesi ve kendisinin düşüncelerini bu anlamda yenilemesi ve geliştirmesidir. Bu onun genel düşüncelerinden vazgeçmesi anlamına gelmez, onları geliştirmek anlamına gelir. Ve bunu da sanki hiçbir şey bilmiyormuş gibi yapması gerekir bence. İşte o zaman gerçek entelektüel niteleğine erişecektir.

Bir entelektüel ders veren bir öğretmen gibi konuşmamalı, aksine kendi düşüncelerini ortaya koyarken bunları insanlara dayatmaktan çok bir analiz yapmaya çalışmalıdır. Çünkü bilgi artık internette var ve herkes istediği zaman ona ulaşabilir. Dolayısıyla bilgiden çok yorum önem kazanıyor bu dönemde. Tüm zamanların en büyük filozofu Sokrates, “Tek bir şey biliyorum, o da hiçbir şey bilmediğim.” demişti. İşte bir entelektüelin bayrağı bu sözler olmalıdır. Her gün yeniden sıfırdan öğrenmeli ve sürekli kendi düşüncelerini derinleştirmelidir.

Dünyayı izlemek, bazı kavramları, olguları bilmek entelektüel olmaya yetmez, dünyanın da seni izlemesi gerekir.

Erol Anar

Referanslar
Said, Edward: “Represantations of the Intellectuel”, Vintage books, New York, 1994.

Chomsky, Noam: “The Responsibility of Intellectuals”, New York Times Review of Books, 1967.

Gramschi, Antonio: “Hapishane Defterleri”, Birinci Baskı: Ekim 1986, Istanbul, Onur Yayinlari.

Johnson, Paul: “Intelectuals: From Marx and Tolstoy to Sartre and Chomsky”, 1988, HarperCollins books.

Winock, Michael  “O Século dos Intelectuais”, Editora Terramar, 2000, s. 513, Brazil.

Atılgan, Gökhan: “Gramsci’de Aydınlar”, Bilim ve Eleştiri, Cilt: 5, Sayı: 7.

Ȍzbudun, Sibel: “Akademisyen Sorumluluğu (1)”, http://adhk.de/?p=3747

Anar, Erol: “İnsan Hakları Tarihi”, Chiviyazıları Yayınevi, 2003, İkinci Basım, İstanbul.

Atila, Sevim: “Entelektüeller, Üniversiteler ve Bilimsel Bilginin Üretilmesi Kapsamında Eleştirel Bir Deneme”, Akademik İncelemeler, Cilt 4, Sayı: 2, 2009) http://www.aid.sakarya.edu.tr/uploads/Pdf_2009_2_87.pdf.

Benda, Jülien: “ Aydınların İhaneti”, Doğu-Batı Yayınları, çev: Cem Soydemir, Ankara, 2006.

Sartre, Jean Paul: “Aydınlar Üzerine”, Çeviren. Aysel Bora, Can Yayınları, İstanbul, 2000.

radikal.com.tr/…/ilber_ortaylı_çapsleri_izmirlil…

Erol Anar: “İslâmcı ‘Aydın’ Prototipine Dair Bir Analiz”, http://dunyalilar.org/islamci-aydin-prototipine-dair-bir-analiz.html/

“Egemenler aldatma yeteneklerini kaybediyorlar”, Fikret Bașkaya sőyleșişi, 2015, özgürüniversite.org.

Said, Edward (1995), “Entelektüel”, Ayrıntı Yayınları, Birinci Basım, İstanbul

Bourdieu, Pierre (1995) “Politikanın Krizi, Entelektüeller, Medya”, Birikim Dergisi, Sayı: 68-69, Aralık 1994-Ocak 1995, İstanbul.

Wallerstein, İmmanuel (2016) “Brezilya: Darbe mi, fiyasko mu? 21 Mayıs 2016. http://dünyadanceviri.com

Shayegan, Daryush: “Yaralı Bilinç/Geleneksel Toplumlarda Kültürel Şizofreni”, Metis Yayınları, İkinci Basım: Mayıs 1993, İstanbul.

Adorno: Minima Moralia, Paris, Payot, Critique de la Politique, 1980, 16, s. 32, akt: Beşnier.

Varoş Kültür Sanat Dergisi, Sayı: 6, Bahar 1995, Ankara.

Demokrasi gazetesinin 30 Temmuz 1996 tarihli nüshası.

Jean-Michel Benier: “İmkânsızın Politikası”, Ayrıntı Yayınları, Birinci Basım: Mayıs 1996. İstanbul. ş

 

Go to top