Her yasa, kural, birey ve toplum üzerinde kurulan ve onların özgürlüğünü sınırlayan, hatta yok eden iktidardır. Yalnızca tek bir kural olmalı: Etik kural.

Bu etik bireyin kendi sorumluluğunu -kendisine ve topluma karşı- gönüllü ve üzerinde hiçbir baskı olmaksızın yerine getireceği yazılı olmayan ve yasalarla belirlenmeyen  ama bütün topluluk üyeleri tarafından kabul edilen bir etiktir.

Çoğu zaman eğer bir alanda, mekânda üç kişi bir arada yaşıyorsa bir takım kurallar, sorumluluklar, yasalar olması gerektiğini düşünürüz. Aynı şekilde toplumsal yaşamda da bu nedenle kurallar, yasalar, tabular, liderler, hiyerarşi, hapishane ve devletin olması gerektiğini savunuruz.

Hatta o kadar ki toplantılar koymaktan, boş boş saatlerce konuşmaktan o kadar zevk alırız ki, günümüzün 24 saatini buna adayabiliriz. Bütün bu toplantıların amacı, topluluk içindeki bireylerin ne yapacağını, ne yapamayacağını belirlemektir. Yani özünde bireyin ve toplumun -topluluğun- özgürlüğünü yok etmek ya da en azından sınırlamak anlamını taşır. Toplantıcılık bir oyundur adeta, yetişkinlerin oynamaktan çok zevk aldıkları ve bağımlılık yaratan bir oyundur. Her toplantı bir iktidardır aynı zamanda. Dilimiz yalama olur, hep aynı şeyleri dile getirmekten ve boş boş konuşmaktan dolayı. Ama bize sorarsanız bu konuşmalarımızla neredeyse dünyayı kurtardığımıza inanırız.

Oysa gerçekte insan toplumu yazılı hiçbir kural ve yasa olmadan yaşayabilir. Daha doğrusu yaşamıştır da binlerce yıl. Özellikle primitif komünal topluluklarda. Daha yakın zamanlarda da çeşitli topluluklar, komünler bunun mümkün olduğunu göstermiştir. Bugün Amazon ormanlarında yazılı yasa, hapishane ve polis olmadan yaşayan yerli toplulukları var. Bunların çoğu komünal bir yaşam biçimi sürüyor.

***

Ütopya, Charles Fourier takipçileri tarafından 1844 yılında Clermont Falanx adlı önceki Fourierist phalanstère’nin başarısızlığından sonra kuruldu. Fourier’nin yazıları okuyucularına kendi ütopik toplumlarını yaratmaları için ilham kaynağı oldu – bu nedenle topluluk “Ütopya” adını aldı. Bu topluluk üç yıl içinde dağıldı. Kısa süre sonra, onu dış dünya gibi işlevleri yerine getirebilecek küçük bir kooperatif topluluğu aracı olarak kuran bireyci anarşist Josiah Warren tarafından yeniden düzenlendi. Köy, bir piyasa ekonomisi ve özel mülk sahibi olma inancıyla var oldu.

İlk Amerikan anarşisti ve Ütopya adlı köyün yeniden kurucusu olarak bilinen Josiah Warren bunu şöyle anlatıyor:

“Bütün işleyiş bireyci temele o kadar yakındı ki yasama için tek bir toplantı yapılmadı. Her bireyin kendisi ve kendi işi için yaptıkları dışında. Örgütlenme yoktu, süresiz olarak devredilmiş iktidar yoktu, ‘Anayasa’ yoktu, ‘yasalar’ ya da ‘talimatnameler,’ ‘kurallar’ ya da ‘tüzükler’ yoktu. Subaylara, rahiplere, peygamberlere başvurulmadı; bunlara talep yoktu. Birkaç toplantı yaptık. Ama hep dostça sohbet, müzik, dans ya da başka toplumsal ve hoş eğlenceye yönelik olarak. Davranışlarımızda temel aldığımız ilkelere ilişkin tek bir seminer verilmedi. Bu gerekli değildi; çünkü (bir hanımın geçen gün işaret ettiği gibi) ‘konu bir kez söylenip anlaşıldıktan sonra, konuşacak bir şey kalmıyor”; ondan sonra her şey eylem.” (George Woodcock, “Anarşizm”, Kaos Yayınları, 1996, İstanbul, s. 486-487)

Ütopya, yüz kadar sakini ve küçük işleme sanayisiyle, 1860’lara kadar yirmi yıl var oldu. Warren’in 1850’de başka bir topluluk kurmak için ayrılmasından sonra da devam etti.

Demek ki öyle uzun uzun günlerce gecelerce süren kısır tartışmalar yapmadan da, insanlar kendi bireysel ve toplumsal hayatlarını gayet güzel organize edebiliyorlar. Çünkü burada gönüllülük egemendir.

Burada yazılı metinlerin yerine etik bir kural vardır bence: O da kendisine ve topluluğa karşı sorumluluğunu yerine getirmek. Eğer etik olarak sorumluluğunu yerine getirmezse, o birey kendisini giderek topluluk içinde izole edilmiş olarak bulabilir. Ama bunun dışında birey üzerinde hiçbir şiddet uygulanmaz. Hatta bir gün gelip topluluktan uzaklaştırılabilir. Bu Kuzey Amerikan yerlilerinin de uyguladığı bir yöntemdir binlerce yıldır. Ancak bireyi şiddet yoluyla sorumluluklarını yerine getirmeye zorlayan bir mekanizma yoktur.

Yasalar, yargıçlar, hapishane, polis vb gibi… bu modern dünyanın yarattığı araçlar olmadan yaşayamayacağımızı sanırız. Öyle ya polis, hapishaneler olmasa, herkes birbirini yağmalar, öldürür! Doğru mu acaba bu düşünce? Tarihe baktığımızda hiç de böyle olmadığını görüyoruz. Aksine devletin, otoritenin, hapishanenin varlığı bireyi ve toplumu yağmalayan ve ona şiddet uygulayan bir mekanizmayı gösterir. Demek ki insanlar en azından tarihin belli dönemlerinde polis, hapishane ve belirli bir sınıfın, kişinin, gücün elindeki iktidar mekanizması olmadan yaşayabilmişlerdir. Bunu göstermişlerdir, gelecekteki özgür insan kimliği ile bu çok daha kolay ve uzun vadeli olacaktır bence. Çünkü insan dönüşecektir; insan büyük çapta içinde bulunduğu koşullardan etkilenir.

Ütopya köyü, ortak yaşamak için ne devlet, ne lider, ne hiyerarşi ne de yasaya, otoriteye ihtiyaç olmadığını ‘de facto’ bir şekilde ortaya koyan ve anarşizmin bir ütopya değil, realize edilebilecek bir gerçek olduğunu açığa çıkaran örneklerden yalnızca birisiydi. Bu tür deneyimler, Avrupa’da ve Latin Amerika’da da görüldü. Dünyada halen birlikte komünal yaşam süren birçok anarşist topluluk bulunuyor.

Küçük çapta piyasa ekonomisi ve sınırlı da olsa özel mülkiyeti ölçü alan bir topluluk bile kuşatılmışlık koşulları içinde yirmi yıl yaşamıştır. Özel mülkiyetin olmadığı, tamamen komünal ve paylaşımcı bir topluluğun yaşama şansının çok daha fazla olacağını düşünüyorum; binlerce yıldır varlıklarını devam ettiren komünal yerli toplulukları gibi. Burada bireyin insan haklarını ölçü alan ve onu toplumsal yapılanma ile uyum halinde algılayan bir anlayış söz konusu olmalıdır.

Ütopya köyünde polis ve hapishane de yoktu, çünkü yasa yoktu. Kimseyi cezalandırmadan, hapsetmeden yıllarca bir arada yaşamayı başardılar. Aynı yerli topluluklarında olduğu gibi. İnsanlara siz eğer, güç uygulamaz, onların üzerinde şiddet yoluyla iktidar kurmaz (devlet örneğinde olduğu gibi) onlara seçme hakkı sunarsanız, onlar da bireysel sorumlukluklarını büyük ölçüde içlerinden gelerek, gönüllü olarak yapacaklardır. Yapmayanlar ise, topluluktan ayrılma hakkına sahiptir, ancak kendi başlarının çaresine bakacaklardır, topluluğun onlasa yönelik bir sorumluluğu kalmayacaktır.

Sonuçta örneğin mutfakta yıkanacak bulaşık varsa ve kimse bu işten sorumlu tutulmamışsa da, o bulaşık yıkanır. Ya da yıkanmaması bir soruna, probleme yol açmaz. Yani bir işin adı konulmadığı zaman bile bir toplulukta her zaman o işi yapmaya gönüllü insanlar olacaktır. Ya da o bulaşığı yıkaması gereken, yıkama sırası gelen insan bunu severek yapacaktır. O yapamasa da, onu seven bir başkası onun yerine bunu yapacaktır. İşte Ütopya köyü gibi örnekler bunu kanıtlamıştır. Ne devlete, ne otoriteye, ne de yasalara, hapishanelere ihtiyacımız var aslında. İnsan birbirine saygı ve öz saygı ile birlikte yaşamayı becerecek kadar akıllı bir canlıdır. Koşullar uygun olduğunda bunu gerçekleştirmekten bir an olsun kaçınmaz.

Ütopya aslında gerçeğin ta kendisidir, bir gün insanlık bu ütopyayı geniş toplumsal boyutta yaşama geçirecek ve birey sınırsız bir özgürlüğe ulaşacaktır toplumsal yaşamında.

***

Her yasa, kural, birey ve toplum üzerinde kurulan ve onların özgürlüğünü sınırlayan, hatta yok eden iktidardır. Yalnızca tek bir kural olmalı: Etik kural. Bu etik bireyin kendi sorumluluğunu -kendisine ve topluma karşı- gönüllü ve üzerinde hiçbir baskı olmaksızın yerine getireceği yazılı olmayan ve yasalarla belirlenmeyen  ama bütün topluluk üyeleri tarafından kabul edilen bir etiktir.

Bazı şeyleri önceden organize etmemize, yasa, tabu ve kurallara sımsıkı bağlamamıza gerek yoktur. Sular hep akar, hayatın diyalektiği boşluk tanımaz. Dolayısıyla, hayatın içinde doğal olarak her şey kendi yerini bulur. Hiçbir şey tam olarak yaşanmadan bilinemez. Bazı şeyleri yaşadıktan sonra keşfedebiliriz.

Ütopya aslında gerçeğin ta kendisidir, bir gün insanlık bu ütopyayı geniş toplumsal boyutta yaşama geçirecek ve birey sınırsız bir özgürlüğe ulaşacaktır toplumsal yaşamında.

 

 

 

Go to top