Ben bir doktorum ve mesleğim gereği her gün yüzlerce hasta daha doğrusu yüzlerce insan ile kesişiyor yolum, her birinin farklı bir yaşam öyküsü olan insanlarla.

Kimileri buldukları ilk fırsatta kendi öykülerinden ufak parçalar anlatan, kimilerininse hikayeleri gözlerinden okunan bu insanlar yazı yazarken de ilham kaynağım oluyor çoğunlukla. Duyduklarım, dinlediklerim, hissettiklerim bir araya geliyor ve kalemimden belki çok yakından tanıdığım belki de hiç tanımadığım birisinin öyküsü gibi dökülmeye başlıyor. İşte öyle anlardan birinde yazdığım bir hikayeyi paylaşmak istiyorum bugün sizlerle.

Keyifli okumalar...

"Küçük bir kasabanın müstakil evlerinden birinde, mütevazi fakat çağın tüm gerekliliklerinin sağlandığı, rahat mı rahat bir hayat yaşayan Nalan Hanım; o sabah sıcacık yatağından kalkmak istemedi. Uzun uzun izledi odadaki objeleri. Oğluyla gittikleri ilk yurt dışı seyahatinin fotoğrafları vardı duvarda. Düğününde ana-oğul çekildikleri fotoğraf, torununun fotoğrafları, sünnet düğünü, ilk karne sevinci, yazlıkta gitar çalarken çekilen fotoğrafı... Sonra genç yaşta kaybettiği eşinin otuzlarından kalma siyah-beyaz fotoğrafı vardı en yukarıda, sanki hepsine göz kulak oluyormuş gibi izliyordu aileyi. Kendi yoktu ama adı vardı, anıları vardı hep gönüllerde. Olsaydı her şey daha farklı olurdu, bunu düşündü bir süre Nalan Hanım, fakat elden bir şey gelmezdi, ani bir kalp krizi alıp götürmüştü kocasını ve 2 çocuğuyla bir başına kalmıştı genç Nalan. Otuz iki yaşında dul kalmak kolay değildi, hele ki ilkokul çağında iki çocuk ve bir köpekle. Bahçeliydi evleri ve baba fırsat buldukça bir kat daha yaptırmak üzere para biriktiriyordu. Her şey yarıda kalmıştı. Ailecek gidecekleri daha onlarca seyahat ve yüzlerce fotoğraf vardı çekecekleri. Öyle ani olmuştu ki ölümü, çocuklardan biri kendi içine kapanmış, diğeri ise hiçbir şeyi umursamaz olmuştu. Çaresiz anne ne yapacağını bilemez bir halde, tuttu baba ocağının yolunu. Çok zorlanmıştı ama çocuklarını birer meslek sahibi yapmayı başarmıştı. Elbette eksikleri olmuştu, fakat sevgi ve şefkatten yoksun olmamışlardı hiç. Onları hep koruyup kollayan, her şeylerine koşan anneleri vardı yanlarında. Her zaman desteğini ve ilgisini esirgemeyen Nalan Hanım vardı.

Nalan Hanım, çok geç fark etmişti ama iş işten geçmişti. Yıllarca içine kapanmış olan oğluna ne denli büyük bir kötülük yaptığını o gün anlamıştı. Çünkü ölüyordu. İnsanın öleceğini anladığı anlatılır hep. Artık Azrail'i mi görür gözleri yoksa ruhla beden bağının kopuş seslerini mi duyar bilinmez; ama bir şekilde anlamıştı öleceğini. Yatak sıcaktı, oğlu ona elektrikli bir battaniye almıştı, fakat Nalan Hanım bacaklarının soğukluğunu hissetmeye başlamıştı bile. Seslenmek istedi oğluna ancak seslenecek takat bulamadı kendinde. İçinde sadece pişmanlığına üzülecek kadar enerji kalmıştı ve öylece odadaki objeleri izlemeye devam etti.

Gardırobına ilişti gözü. Tıka basa doluydu içi. Çoğu giyilmemiş, hatta etiketi üzerinde elbiseler, tişörtler, montlar... Dolabın üzerinde ambalajından çıkarılmamış battaniyeler, nevresim takımları vardı ve kavanoz kavanoz domates sosu. Bir gün lazım olacaktı elbette. Kızı çoktan evlenip gitmişti ve oğlu da eşinden ayrılmış annesiyle yaşıyordu, torunları küçüktü yani tabiri caizse alıp alıp istiflediği çeyizleri götürecek kimse yoktu yakınlarda. Ama o yine de almıştı. Çocuklarına tek başına yetmeye çalışan bir anneydi, günü geldiğinde hiçbir şeyleri eksik olmamalıydı.

Gözleri balkondan gelen ışığa ilişti sonra, sabahın erken saatleriydi ve güneş usul usul giriyordu pencereden. Evin doğu cephesindeydi Nalan Hanım'ın odası, kışın üşümesin diye oğlu elleriyle onu bu odaya yerleştirmişti. Düşündü Nalan Hanım, gittiğinde oğlunun bu odaya gireceği anı. Kahroldu sonra, çünkü oğluna bir yumurta kırmayı bile öğretmemişti. Ütü yapmasını da bilmezdi. Yaklaşık yarım saat sonra kalkacak ve mutfakta kahvaltısını, askıda ütülü gömleğini görmediğinde şaşıracaktı. Koca adam olmuştu, 40 yaşında başarılı bir iş adamıydı, fakat annesiz bir hiçti. Ne yazık ki bunu az önce fark etmişti Nalan Hanım. Oğluyla gelininin arasındaki problemlere sebebiyet vermesine üzüldü önce, sonra ayrılmalarına ve çocuğun velayetinin annesinde kalmasına üzüldü, ancak hafta sonu görebiliyordu torununu ve o da oğlu gibi babasız büyüyordu, neredeyse. Neden, diye düşündü. Neden gelinine biraz daha alan tanıyıp ailenin içine girmesine izin vermemişti? Neden oğlunun da evlenip onsuz yuva kurmasını kabullenememişti? Neden gün gelip de oğluna "ben mi karın mı?" diye sormuştu?

Hepsinin cevabını şimdi verebiliyordu Nalan Hanım, çünkü soruları sormak şimdi aklına gelmişti. Zeki kadındı vesselam, zamanında eşini de çekip çevirme, o öldükten sonra çocuklarını da yetiştirip bir iş adamı ve bir öğretmen yapma becerisine sahipti. Hem eğitimli hem de görgülü çocuklar yetiştirmişti, fakat bugünkü pişmanlığı onu kahrediyordu. Kızına büyümesi için fırsat tanımıştı, ama oğlunun büyümesini asla istememişti. Hep ona bağımlı yaşamasını istiyordu, çünkü ancak böyle var olabiliyordu ve ancak böyle değerli hissediyordu hayatta. Bu yüzden oğlunu hiç mutfağa sokmamış, ütü nasıl yapılır öğretmemiş, çamaşır kaç derecede yıkanır anlatmamıştı. Oğlu evlendiğinde kendini yapayalnız hissetmiş ve olanca huysuzluğu çıkartarak onu eşinden ayırmıştı. Hiç acımamıştı oğluna, nasılsa dağ gibi annesi vardı, Nalan Hanım vardı yanında. Hem anne hem baba olmuştu çocuklarına yıllarca ve olmaya devam da edecekti. Ta ki o güne kadar.

Soğukluk boynuna kadar gelmişti ve artık ellerini de hissetmiyordu Nalan Hanım. El açıp yaptıkları için tövbe edecek fırsatı bile olmamıştı. Oğlunun saatinin çalmasına dakikalar kalmıştı. Ne kahvaltı vardı masada ne askıda gömlek ne de bunları hazır edecek bir insan... Güneş alnına vuruyordu Nalan Hanım'ın ve gözleri de görmez olmuştu artık. Ne odadaki objeleri görebiliyordu ne de güneşin ışınlarını.

Yan odadan çalar saatin sesi duyuldu birkaç saniye, sonra sustu. Sonra ayak sesleri, su sesleri... Mutfağa gitti Murat, masa boştu, kapısında ütülü gömlek de yoktu. Kol saatine baktı, hayır erken kalkmamıştı, tam vaktiydi. Annesinin kapısını çaldı sonra, içeriden ses gelmiyordu. Kapıyı açtı ve gözüne gün ışığı çarptı. Anlamıştı… Bugünün geleceğini biliyordu, fakat bu kadar erken beklemiyordu, kendi de yaşlanırdı belki o gün gelene kadar diye ümit ediyordu. Kabul edemiyordu yalnızlığı. Annesinin yatağının yanına, halının üzerine oturdu ve bir çocuk gibi hüngür hüngür ağlamaya başladı. Artık hayatta yapayalnızdı ve "Beni neden terk ettin?" diye sordu. "Zamanında benim gitmeme izin vermemiştin, şimdi neden gittin, ben sensiz ne yaparım?" dedi ve gözyaşlarını sildi. Şimdi hem annesiz hem babasız kalmıştı ve işin en acı kısmı da 40 yaşında bir "çocuk" tu.

Son"

 

Sevgili ebeveynler, çocuklarımıza büyümeleri ve kendi hayatlarını kurmaları için fırsatlar tanıyalım, alan yaratalım ki, bir gün onları bırakıp gitmek zorunda kaldığımızda, ayakları üzerinde durabilen bağımsız bireyler olarak, yaşamlarını sürdürebileceklerini bilmenin huzuru ile diyebilelim son elvedayı…

SİTEDE ARA

Go to top