1 yıl önce tekrar düştü aklıma Hindistan'a gitmek. Gidemeyeceğime dair kendimce pek çok engel belirlemiştim. En büyük engel de tabii ki "para"ydı.

Sonra ne olduysa bana bir inanç geldi, "ya para da neymiş, bir şekilde olur para da o gün gelene kadar" dedim ve Aslı'yla birbirimize gaz vere vere gitme kararını aldık. Beste'nin ben de geleceğim demelerini ciddiye almadığım uzunca bir süre sonunda, kararlı olduğunu fark etmiştim artık :) Ve üçümüz heyecan içinde, tatlı bir şokla aldık biletlerimizi.

Çok güzel ve bir o kadar da sallantılı bir yıl geçirdim. Herhalde o yüzden bir şey yazasım gelmedi pek . Hatta sallantılarımı yazasım da hala gelmiyor içimden, o gün de gelir belki. Belki Hindistan'da bir his gelir yazarım, değil mi Güney'im? :)

Bol bol ders verdiğim, bol bol kendimi keşfettiğim, bol bol arkadaşlarımın varlığına şükrettiğim 1 yıl geride kaldı.

Hazirandaki Cennet-Kabak tatili çok şey değiştirdi. Kararlarla döndüm, kararları sindirmek için bekledim ve değişik bir yaz geçirdim. 2 yıl önce seyahat ederken, insanları sinir edebilecek boyutta "akışa bırakalım ya" ile geçen günlerimiz kanıma işlemiş olacak ki bu yaz sürekli kendimi bir akıntının içinde oraya buraya çarpa çarpa bir yerlere giderken buldum.

Ağustos'ta tekrar Kabak; 1 haftalık tatil olarak başladı, 14 günde gönüllü olarak bitti…

Kabak’ta “tatil” su gibi akıp gitti. Doyamadan, tam ne olduğunu anlayamadan son gece geldi bile… Dolunayı izleyerek geçen son gece “düşünme bugünün son olduğunu burnunun dibine odaklan, anda kal” deyip duruyordum içimden ve aslında bir yandan kendimi alıştırdığıma, gitmeye hazır olduğuma da inandırmıştım kendimi. Tatili 1 gün uzatmıştık bir de sözde... O 1 günün her şeyi değiştireceğini düşünmek ne büyük bir yanılgıymış. Sadece sabah sabah uçağa yetişme derdinden kurtardı ancak hala Kabak’tan gidememe duygusuna çözüm olamadı.

Son gece bitti, son sabah geldi çattı ve içimde bir sıkıntı ile sıkışmışlık hissiyle gözlerimi açtım. Gülümseyerek durumumu telafi etmeye çalışsam da sinsi sinsi konuşan zihnimin pek tabii farkındaydım.

Beste’yi yolcu ettim, Berna’nın yanına gittim ve Berna o en sakin ve en kendinden emin ses tonuyla “Gitme sen. Çok az kaldın. Bence burada gönüllüye ihtiyaç vardır. Burada çalışırsın” dedi. Ve benim koca ağzım ikiye ayrılacak gibi koskocaman bir gülümsemeyle genişledi, gitmeme ihtimalinin hayali ile dolan mutluluğu izlemeye başladım.

Yaptığın iş her ne olursa olsun, her ne kadar pek çok insana göre “görece” şanslı denilebilecek bir çalışma hayatın da olsa; kişi kendine koyduğu sınırlarla, "olur"larla "olmaz"larla tüm hayatını farklı bir yöne çekebiliyor. O mutluluk hissi bana bunları fark ettirdi sanki...

Berna bir yandan gönüllülük işini soruştururken ben de derslerimi verebilecek arkadaşlarımla iletişime geçmeye başladım, özel ders öğrencilerime en tatlı halimle “beni 1 hafta daha bekler misiniiiiiiz?” diye sordum. Hepsi de birbirinden tatlı olduğu için “gelme, yap tatil” dediler. Onlar hep benim sözümü dinlediği için yani sadece ama sadece onları kırmamak için hemen sözlerini dinledim. Berna’nın gönüllü çalıştığı yerden olumsuz dönüş geldi ve ben buna rağmen uçak biletini ertelemiştim bile.

Tanıştığım diğer yerlere gidip sormaya soruşturmaya başladım; yok muydu acep 1 haftacık da olsa gönüllü çalışan arayışı? Yoktu… Ama gözümü karartıp bileti 1 hafta ertelemiştim bile çoktan. Nasıl böyle gaza gelmiştim nedenini sormayın, onu belki bilare yazarım. Mantığı çöpe atıp hislerle verilen kararın korkuları, hamakta nefeslenirken tüm bedenimi sarmaya başladı. Midem kasılıyor, nefesim hızlanmaya başlıyordu; "tek başınasın!", "ne yapacaksın burada?", "neden 1 hafta uzattın?, "salak mısın?", "gönüllülük de olmadı", "kim bilir kaç para harcayacaksın", "hem derslerini de erteledin", "azıcık vaktin var Hindistan öncesi", "ne ara halledeceksin tüm işlerini ve derslerini", "hala Hindistan için adam gibi paran da yok zaten ve sen Kabak’ta olmayan paranı da yiyorsun!" “Tatlı” sevgen ne de güzel beni kalp çarpıntılarıyla dağıtmaya başlamıştı öyle! Hop bir baktım bir arkadaş yanımdaki çadıra yerleşmiş, gelsene muhabbet ediyoruz dediler onlara katıldım, bir yandan hala gönüllülük soruşturuyordum. "Olmadı, artık yapacak bir şey yok" derken, Berna’dan o güzel mesajı aldım ve ertesi sabah mesaim başladı. Sabah 3, akşam 3 saat, kahvaltı ve akşam yemeği hazırlık ve servisi… Ve yine anladım, gönüllü çalışmanın verdiği mutluluk ve haz hiçbir tatilde olamayacaktı galiba hayatımın sonuna kadar… İnsanlarla ilişkiler, iletişim, yeni arkadaşlıklar, farklı farklı insanları yaş-cinsiyet ayırmadan görebilmek ve kendini gerçekten plansız ve arayışsız bir akış içinde sallanırken bulmak… Tatil sırasında hızla geçen günlerin yerini gönüllülük sırasında yavaş yavaş, tatlı tatlı ve bol bol güzel tesadüflü günler almaya başladı.

Berna’yı ilk gördüğüm zamanları hatırlıyorum. Sine’nin Iyengar derslerinde görüyordum. Tanıdıkça kendi alanını korumayı sevdiğini ve bunu ne güzel başardığını fark etmeye başlamıştım. Kabak’taki bu 1 hafta boyunca ise bambaşka bir bağ oldu aramızda… Hayatımın sonuna kadar olmak isteyeceğim yerlerden birinde ve çok güzel insanlarla dolu küçük bir kasabadayım sanki ve çok da iyi bir dostum var o küçük yerde… Ama aynı zamanda yalnızım, aynı zamanda değilim... Kendine bıraktığı alanı, karşısındakine de ne güzel bırakıyor diye düşündüm… O alanda ben yuvarlandım, tökezledim, kalktım, sallandım, yayıldım. Konuşmamız gerektiği kadar konuştuk, sohbet etmenin tadını çıkardık.

Kabak güzel bir arkadaşı daha candan bir arkadaşa dönüştürdü. Düşmekten korktuğum her his için önüme nasıl engeller koyduğumu keşfettirdi. Duygu veya mantık fark etmez, her ne ile karar verirsen ver "all is well!"di yani "her şey yolunda!"ydı.

Ben 33 yaşında ilk kez mi bu kadar kendimi bir boşlukta savrulurken buldum acaba?

Geldim İstanbul'a. Bir önceki gelişimden daha büyük bir gerçeğin göbeğine düşmüştüm. Seyahate az kalan günler, Kabak'taki yavaşlığın aksine hızla ilerlemem gereken günler... Bir türlü bir plan yapamama halim, yarım akıllı hallerim...

Konsolosluk'ta geçen, Hindistan'ı hatırlatan saatler... "Delirmek için mi gidiyorum ben tekrar?" diyen "olumsuz" Sevgen; "Herşey yolunda ve biliyorsun o yol sana çok iyi gelecek" diyen "tatlı" Sevgen...

Derin bir yalnızlık hissi, sonra daha derin bir çokluk hissi... Belki de olması gereken sadece "tek"lik hissi...

Yine "büyük bir cesaret" göstererek gidiyorum... Bana sorarsanız yine "büyük bir kaçış" olarak gidiyorum... Kaçsam da kendimi bulacağımı biliyorum ama ne yapayım ben de kaçmadan ne kendimi ne gerçeği görebiliyorum.

Başlasın Sevgen'in yol hikayeleri öyleyse...

Sevgiyle!

 

SİTEDE ARA

Go to top