Bir gün Nasreddin Hoca’ya sormuşlar: “Sen kimsin?”
“Hiç” demiş Hoca, “hiç kimseyim.”

Dudak bükülüp önemsenmediğini görünce,
bu defa Hoca sormuş: “Sen kimsin?”
“Mutasarrıfım” demiş adam kabara kabara.
“Sonra ne olacaksın?” diye sormuş Nasreddin Hoca.
“Herhalde vali olurum” diye cevaplamış adam.
“Daha sonra?..” diye üstelemiş Hoca.
“Vezir” demiş adam.
“Daha, daha sonra ne olacaksın?”
“Bir ihtimal sadrazam olabilirim.”
“Peki ondan sonra?”
Artık makam kalmadığı için adam boynunu büküp “Hiiiç” demiş.
“Daha niye kabarıyorsun be adam.”, demiş Hoca.
“Ben şimdiden, senin yıllar sonra gelebileceğin makamdayım.”

Ne çok vasfımız, unvanımız var şu hayatta değil mi? “Kimsin sen?” diye bize sorulsa, ne cevap veririz… Öğretmen, doktor, avukat, ressam, müzisyen, anne, baba, evlat, kardeş, eş, vs. vs. vs. uzar gider böyle. Say say bitmez derken, bir yerde durup kalırız. Artık söylenecek bir söz kalmamıştır, “başka ne olabilirim ki” diye düşünürken buluruz kendimizi. İşte o noktada artık verilecek tek bir cevap kalmıştır. “Hiç” kocaman bir “hiç”. Tüm bunların ötesinde içinde her şeyi barındıran, ama aynı zamanda içinde hiçbir şey olmayan koca bir boşluktur “hiç”.

O noktadan baktığınızda her şey ne kadar boş gözükür ne kadar anlamsızdır. Tüm sıfatların ötesinde, tüm unvanların üstünde olan makam sadece üç harften oluşan koca bir hiçtir. İşte tam olarak bunu bilerek yaşamalı insan, adının önüne koyacağı bir iki kelimelik bir sıfatla tanımlamamalı, en çok o iki kelimeden ibaretmiş zannetmemeli kendini, başkalarının da öyle tanımalarına sebep vermemeli kendisini ve ne olmadığını iyi anlamalı, iyi idrak etmeli ki; aynı anda hem her şey olduğunu hem de hiçbir şey olduğunu fark edebilsin.

2018’e girdiğimiz ilk günlerde, geçen haftaki yazımın altına yapılan bir yorum ilham verdi bu yazdıklarıma. Aslında başka bir şey hazırlamıştım sizin için ama onu sonraki haftalara bırakmayı uygun buldum ve bunlar döküldü satırlara klavyemden. Bir okurumuz sebep olduğum bir yanlış anlamadan dolayı beni uyarmış. Bundan birkaç yıl önce; yaptığım kurumsal ve bireysel çalışmalara bilimsel bir bakış açısı getirmeyi amaçladığımdan, St. Clements Üniversitesi’nde Klinik Psikoloji Yüksek Lisans eğitimine başladım, belki de bunu yapmasaydım hiçbir zaman okuma fırsatı yaratmayacağım kitaplarla dolu iki yıl geçirdim ve tezimi de “Kişisel Gelişim Çabası ve İş Tatmini Arasındaki İlişkinin İncelenmesi” konusunda yazarak amaçladığım şeyi gerçekleştirmiş oldum. Okurumuz yazdığı yorumda, “St. Clements Üniversitesi’nin YÖK denkliği olmadığını (ki zaten bu kurumdan eğitim alan herkes bunu biliyor) ve yazılarımda adımın önünde bununla ilgili bir unvan kullanamayacağımı” belirtmiş. Kendisine vermiş olduğum cevapta teşekkürlerimi sunmuştum, buradan tekrar teşekkür etmek istiyorum. Zira bana tam olarak da Nasreddin Hoca’nın mükemmel hikayesini hatırlattı. Bir kez daha nelerden ibaret olmadığımı fark ettirdi. Bu haftadan itibaren adımın önünde herhangi bir tanımlama göremeyeceksiniz. Yazılarım sadece “Servet Yıldız” olarak yayınlanacak. Ben yazmaya devam edeceğim; ne okunmak ne beğenilmek ne de bundan bir çıkar sağlamak amacı ile değil. Sadece bunu yaparken çok ama çok zevk aldığım için.

Tıpkı geçen haftaki yazının başında yer verdiğim Halil Cibran’ın şu dizeleri gibi;

Saatlerin fısıltısı müziğe dönüşür; bir ney gibi olursunuz gönülden çalıştığınız zaman.

Ve nedir aşk ile çalışmak?

Yar giyecekmiş gibi dokumaktır kumaşı, nakış işler gibi gönülden…

Aşk’la…

 

 

SİTEDE ARA

Go to top