Sanırım bundan dört-beş yıl önceydi, Minimalizm (Sadecilik) akımı ilgimi çekmeye başlamıştı. Ve her geçen gün bu konu üzerinde biraz daha fazla düşündüğümü farkettim.

Sözcük anlamı; Bir şey için gerekli en az veya küçük miktar olan Sadecilik Felsefesi’ni, gardrobumuzdaki giysilerden kafamızdaki düşüncelere kadar pek çok farklı alanda hayatımıza katabiliriz. Böylece eşyaya az, kaliteli yaşama daha fazla zaman ayırabiliriz. Hiç olmazsa bu sadeleşme düzeyini kendimizi rahatlatacak bir noktaya ulaştırmak için çaba gösterebiliriz. Deneyimimden yola çıkarak diyebilirim ki; azalttıkça hafifleme duygusunun güzelliğini tatmak bu çabada bize yardımcı olsa da, fazlalıkları elden çıkarmak çok da kolay olmuyor. Eşyayı bırakmamak için kendimize gerekçeler üretebiliyoruz. Eşyanın bize gerekli olmadığına kendimizi ikna edene kadar elimizde tutup vazgeçmeyebiliyoruz. Tıpkı zihnimizdeki kendi üretimimiz olan kaygılarımızın gereksizliğinin farkına varıp, buna rağmen aynı zihinsel yapının kaygıları yerinde tutma çabası gibi. Kararlılıkla arpa boyu alınan sadeleşme sürecindeki yolumuzda zaman geçtikçe katedilen mesafe, duygu olarak da artarak devam eden bir huzur hissini beraberinde getiriyor. Zihnimizde taşıdığımız yüklerinde fazla eşyalardan bir farkı yok. Geçmişten günümüze birikmiş anılar; düşünce yığınları, geçmişin pişmanlıkları, geleceğin kaygıları, eşyadan da öte belimizi bükebilecek ağırlıklar. 21. Yüzyılda popüler kültüre tepki olarak ve insanın sadeleşme içgüdüsüyle ortaya koyduğu Minimalizm akımı aslında; Milat dolaylarında Patanjali’nin yazdığı Yoga Sutra’da, sekiz kolun birincisi Yama’nın(olumsuzluklardan arınma) içeriklerinden biri olan, Aparigraha(Biriktirmeme) prensibinden başka bir şey değil. Aç gözlü olmama, maddi manevi gereksiz yükleri hayatımızdan uzaklaştırma; farkındalığı çoğaltıp bilinç seviyesini ve hayat kalitesini yükseltme, farkındalık belli bir noktaya geldiğinde arayışın sonlanması. Hafifliğinde ağırlığında kendimizden kaynaklandığının idrak edilmesi.Tüm bunlar, insanlığın ikilik dünyasında var oluşundan bu yana içeride ve dışarıda sükuneti algılama çabası.

Bir yer düşünelim ormanın ortasında, dingin bir gölün kıyısında. Orada huzuru içimize çekebilir miyiz? İpek böceğinin kozasını parçalaması gibi zihin duvarını aşabilirsek, evet. Bir yer düşünelim dağların tepesinde, gökyüzüne uzanmış. Orada sessizliğin sesini duyabilir miyiz? Ruhumuzu örten zihin bulutlarını dağıtıp, ışığı gölgeden ayırabilirsek evet. Bir yer düşünelim göğüs kafesinin tam ortasında, kalbimize yakın. Nereye gidersek gidelim içinde bulunduğumuz anda gönül evimizde kalabiliyorsak; varoluşu bütünlük içinde algılayabiliyorsak en güzeli.

Çünkü sade ve sadece sadelik içinde, huzur içinde olabileceğimiz başka bir yer yok.    
  

Fotoğraf Heykeltraş Işık ÖZÇELİK'in  ''Başka Bir Yer'' adlı eseri

   

 

SİTEDE ARA

Go to top