Bir şeyi anlamanın ve idrak etmenin en kolay yoludur hikayeler. Dünya üzerinde var olan tüm kültürler, hikaye ve masallarla öğretmenin sihrini kullanmış ve bu anlatılar günümüze kadar ulaşmıştır.

Metaforlarla anlatmak her zaman kolay olurken, öğrenilenler de hep kalıcı olmuştur.

Ancak çağdaş toplum yetişkinlerinin bu konuda zorlandıkları bir şey var. O da; bu hikayeleri dinlerken bile zihinleri hep çalıştığından; sorular sorup, günümüze uyarlayamadığında sıkıntı yaşamakta ve akılcı bir şey de geliştiremezse inancını yitirerek, “aman canım sadece bir masal” deyip geçivermekte. Oysa şöyle düşünün; çocuğunuza Kırmızı Başlıklı Kız masalını anlatıyorsunuz ve o da sizi heyecanla dinliyor. Siz de muhteşem bir masal anlatıcısısınız o sırada. Tek hedefiniz, masalın sonunda ona etkili bir mesaj vermek ve zahmetsizce verdiğiniz mesajı kalıcı kılmak. Masal bitti ve çocuğunuz mesajı aldı. Sonrasında hangi çocuk şunları söyler acaba; “Hangi ormanmış bu böyle kurtlar geziyor, Kırmızı Başlıklı Kız’ın niye sepeti var bence sırt çantası olmalı, annesinin arabası yok mu niye kızını yürüyerek gönderiyor ki…” Hiçbir çocuk! Çünkü bu soruları sadece yetişkinler sorar. Çocuk sadece dinler, hayret edebilir, şaşırabilir, üzülüp sevinebilir ve sonunda alması gereken mesajı alır o kadar. Ve siz aynı masalı bir zaman sonra tekrar anlatsanız yine dinler, hem de ilk kez dinliyormuş gibi. Hatta çoğu zaman bunu kendisi talep eder. “Bana o masalı yine anlatsana; ne olur ne olur.” diyerek yalvarabilir size.

İşte ben de tıpkı bir çocuk gibi insanı bir çırpıda can damarından vuran, birbirinden zarif anlatılmış hikayeleri defalarca dinlesem de, her defasında ilk kez dinliyormuş gibi hayretle dinliyor ve sonundaki mesajı kalbimin derinliklerine şükranla yerleştiriyorum.

Birkaç gün önce kafamda bazı sorular varken, karşıma çıktı yine “Tanrı ile Narada” hikayesi. Hele bir de anlatan Ustam olunca, ben de yine ilk kez dinliyormuş gibi hayretle, tek bir kelimesini kaçırmamaya özen göstererek dinledim…

TANRI ile NARADA

Tanrı ile Narada adlı bilge yan yana yürürlerken Narada’nın gözleri engin bir boşluğa dalar.

Bir süre sonra Narada Tanrı’ya dönüp sorar: “Ey yüce Tanrım, bu dünyanın ve orada yaşayan bütün yaratılmışların hayatının görünümlerinin ardındaki sır nedir?”

Tanrı gülümser ve susar.

Yola devam ederler. “Evladım” diyerek ufka bakar Tanrı. “Güneşin sıcağı beni susattı. Bu yoldan biraz daha gidersen bir ırmak bulacaksın. Irmağı takip et, bir kasabaya geleceksin. Oradaki evlerden birisine git ve bana bir bardak soğuk su getir.”

“Hemen” der Narada ve yola koyulur…

Bomboş arazide dakikalarca yürüdükten sonra gerçekten bir ırmağa gelir. Irmağın öte yanında bir yerleşim alanı vardır. Narada derli toplu gözüken bir çiftlik evine yaklaşır ve eski tahta kapıyı çalar. Kapı genç, güzel bir kız tarafından açılır. Kızın gözleri ışıklar saçmakta ve Narada’nın gördüğü diğer kadınların gözlerine hiç benzememektedir. Kızın gözleri ona Yüce Tanrı’sının gözlerini hatırlatır hatırlatmasına da; Narada bu gözlerin içine baktığı anda Tanrı’nın talimatını ve oraya geliş amacını unutuverir!

Kız, Narada’yı içeriye davet eder ve ikramda bulunmak ister. İçeride kızın anne ve babası bu bilge kişinin gelişini bekliyor gibidirler. Hiç kimse, oraya neden geldiğini ve ne istediğini sormaz. Uzun yıllar önce aralarından ayrılıp uzaklara gitmiş eski bir dost, sanki geri dönmüş gibidir.

Narada bu dost canlısı ailenin evinde bir süre kalır. Birkaç hafta sonra çiftlikteki günlük işlere de yardım etmeye başlar ve yine bir süre sonra evin kızı ile evlenmek istediğini dile getirir.

Kızın babası çok memnun olur. Narada kız ile evlenir ve aynı evde, anne babasının yanında yaşamaya devam ederler. İki oğulları ve bir kızları olur. Narada’nın artık kasabada bir dükkanı vardır ve işleri giderek büyümektedir. Eşinin anne ve babası öldüğünde artık tamamen ailenin reisi de o olmuştur. Zaman akıp gider, kasaba halkı her geçen gün Narada’nın rehberliğine güven duymakta ve ondan pek çok konuda tavsiyeler istemektedir. Böylelikle Narada’nın hayatı kaçınılmaz olarak bir kasabada yaşamanın verdiği doğal sevinçler ve üzüntülerle doludur. Böylece hayat anlamlı ve başarılı bir şekilde yıllarca sürüp gider.

Derken Muson Yağmurları mevsiminde bir sabah gökyüzü kararır, görülmemiş şiddette bir fırtına ve yağmur yağmaya başlar ve çok geçmeden ırmak taşar, sular öyle yükselir ki, evlerin bile sulara kapılıp gidebileceğini düşünen Narada kasaba halkını uyardıktan sonra, kendilerine daha yükseklerde güvenli bir yer bulmayı ümit ederek ailesini toplayarak yollara düşer. Kasırga şiddetiyle kükreyen rüzgara karşı direnirken küçük kızını göğsüne bastırmış, iki oğlu ve karısına da sıkı sıkı sarılmıştır.

Narada karşılarına bir duvar gibi dikilen yağmurda ilerlemeye çalışırken birden ayağı takılır. Azgın dalgalar bir oğlunu kollarından koparıp alır. Onu yakalayacağım derken diğer oğlunu da elinden kaçırır. Hemen ardından şiddetli bir rüzgar küçük kızını göğsünden çekip alır ve sonunda sevgili karısı da sel sularına kapılarak karanlığa karışır.

Narada’nın bedeni azgın sularla oradan oraya savrularak ırmakla birlikte sürüklenir. Saatler geçer, hatta belki de günler. Sonunda gün aydınlanır ve fırtına diner. Ancak ortalıkta ailesinden en ufak bir iz olmadığı gibi başka bir canlı da görünmemektedir. Irmakta önünden enkaz yığınları sürüklenmekte, havada ölümün kokusu duyulmaktadır. Artık her şeyi elinden alınmış, sevdiği ve değer verdiği ne varsa suların girdaplarında yitip gitmiştir. Ağlamaktan başka yapacak bir şey yok gibidir.

Derken Narada aniden bir ses duyar.
Adeta kanını donduran bu ses; “Evladım, senden istediğim bir bardak soğuk su nerede?” diye sormaktadır.

Narada döner ve yanı başında duran Tanrı’yı görür. Irmak kaybolmuştur, onlar yine sonsuz bir çölde yalnızdırlar.

Tanrı bir daha sorar: “Suyum nerede? Tam beş dakikadır bekliyorum burada.”

Narada Tanrı’sının ayaklarına kapanarak, “Ahh nasıl unuttum, beni bağışla!” diye feryat ederek yalvarır.

Tanrı gülümser ve şöyle der: “Peki Narada, dünyanın ve üzerinde yaşayan bütün yaratılmışların görünümlerinin ardındaki sırrı şimdi anlıyor musun?”

Her hikayenin bir kıssadan hissesi olurmuş değil mi? O halde kıssadan hisse Yunus Emre’den gelsin bu hikaye için; “Dünya bir penceredir, her gelen baktı geçti.”

Aşk’la…

 

SİTEDE ARA

Go to top