Kendimize kaydımız / kendimize kayıtsızlığımız…

Bedene, bilince, bilinç dışına…

Duygularımızın bedenimize yansımaları… bir duygunun bedene çarpması… dalgaların kıyıya vurması gibi…

Sakin bir ritimle kıyıya vuran dalga gibi bedenime yayılan his… Bedenime çarpan, ama okşar gibi… Tüm bedenimde dolaşan, yumuşakça, kıvrımlara kadar dolan su…

Gülümseten bir ritim… Bu, flört :) Yaşamın kendini sürdürme çabası… Buradan başlayıp çoğaltacak kendini…

Her şey kayıt altında.

Meleklerin Kayıtları

Duyularımız, bizim büyük kısmını hiç fark etmediğimiz kayıtlar yapıyor. Bedenimiz bir yüze / bir jeste / bir mimiğe tepki veriyor. Bazen sessizce; tıpkı o hayali melekler gibi, sağda ve solda…Sürekli kaydımız tutuluyor. Sonra bunlarla rüyalarda karşılaşıyoruz. Gündüzleri başka türlü “düşünüyoruz”, başka türlü “hissettiğimizi” söylüyoruz kendimize… Gerçeği bilinçte her defasında başka türlü yapılandırıyoruz. Sonra inşa ettiğimiz o gerçekliklerin içinde yaşayıp, çizdiğimiz genişlikte pencerelerden bakıyoruz dışarıya – “rüşeym içinde salınan griliğe” *… Serbestçe salınan ve “olmayı” bekleyen hiçliğe…

Bedenim dalgalanıyor. Ilık bir suyun içindeymişim gibi… Gülümsüyorum. Arka planda, büyük kısmını hatırlamadığım ve bir kısmını hiç hatırlamayacağım bir geçmişte şekillenen kayıtların üstüne, onlardan daha cılız bir kayıt yapılıyor şimdi. İleride kim bilir hangi gerçeğimi şekillendirecek benden gizlice.

Kendimizin Şarkısı

Bir yerli hikayesinde, herkesin kendisine özel ve doğduğunda ona söylenen bir şarkısı olduğundan bahsediliyor. Kendini unuttuğunda ona gerçekte / başlangıçta olduğu halini hatırlatmak için söylenen. Bedeniniz melodiyi hatırlıyor. Siz şarkıyı unutmuş olsanız da. Ve size de hatırlatıyor ara sıra… Ritmin dışına çıktığınızda bir şeyler oluyor. Hastalık diyor bilim, tatsızlık diyorsunuz siz. Veya talihsizlik? Siz doğru sözcükleri bulamasanız da bazen, bedeniniz ses veriyor. Size şarkınızı hatırlatabilecek en güvenilir eşlikçiniz o.

Yin yoga, sabrı / derinleşmeyi / boşlukla sakin nefeslerde karşılaşabilmeyi demeyimletiyor. Pozlardaki uzun bekleyişlerde, karanlığa ittiğimiz Pandora’nın kutusu açılıyor. Canavarlar etrafınızda gezinmeye başlıyor. Yüzeyde hareketsiz gibi görünürken, dipte bir sürü birbirine ters akıntının olduğu derin sular gibi yin yoga. Siz yüzeyde hareketsizce sakin nefesler alırken, derinlerinizdeki akıntılar başınızı döndürebiliyor. Ve siz, sadece, devam ediyorsunuz. Yüzeyde kalabildiğinizi fark ettikçe, karanlıkta canavara benzeyen şekillerin de kendi gölgelerinizden başka bir şey olmadıklarını anlıyorsunuz.

Gölgeler Diyarı

Gölge dediğimde, Jung’dan hemen sonra aklıma ilk Le Guin ve Yerdeniz serisi geliyor.

LeGuin’in Yerdeniz serisinin baş kahramanı büyücü Ged’in seri boyunca süren maceralarına konu olan yolculuğu, gölgesiyle zamansız ve çok erken karşılaşmasıyla başlıyor. Henüz acemi bir büyücü olan Ged, gücünü aşan bir büyü yapmaya kalkışıyor. Aydınlık, karanlıkla karşılaşıyor.

Ged için bu deneyim o kadar korku verici oluyor ki, hayatının neredeyse yarısı bir kaçışa dönüşüyor. Gölgesinin soluğunu her an ensesinde hissedeceği uzun bir kaçış. Ve Ged, hiç arkasına bakmadan kaçmaya devam ediyor. Ta ki bir gün geriye dönüp bakma cesareti ve gücünü bulana dek. Ve belki de büyücülüğün gücünü bile aşan bir güç gerektiren şeyi yapıyor: Gölgesiyle göz göze geliyor. İşte o zaman, işler değişiyor. Bu andan sonra tüm yolculuğu ve hayatı bambaşka bir seyir alıyor.

Yine Yerdeniz serisinde, dünyanın geri kalanından kalın bir duvarla ayrılan bir diyardan bahsediliyor. Bu duvarın ötesi, Çorak Diyar denilen ölüler diyarı. Yıldızsız bir gökyüzünün altında başı boş ve amaçsızca gezinen ölüler, adlarını ve gölgelerini kaybetmişler. Adları olmadığından artık onları kimse geriye - yaşama çağıramıyor. Çorak Diyar’ın ölülerinin artık birer gölgelerinin olmayışı; aslında gölgemizin / gölge yanlarımızın, korkutucu karanlıklarına rağmen, biz yüzleşme cesareti gösterdiğimizde yaşamımıza canlılık katacağını ve bizi biraz daha bütüncül bir benliğe yaklaştıracağını anlatıyor.

Yin ve yang, karanlık ve aydınlık… Eril ve dişil… Yin, karanlık yönümüz. Gölgelerimiz.

Yin Yoga ve Gölgemiz

Yin yogaya geri dönersek… İnsan bir poza öfke duyar mı? O öfke büyüyüp yayılıp o hareketsizlikte ve o hareketsizlikten güç alarak başınızı döndürebilecek kadar etrafınızı sarar mı? Kızdığınız her şey sizi o boşlukta yakalayıp, boşluktan fırsat bulup içinize dolar mı? Kendine rüyalar dışında yer bulamamış, siz ilgilenmediğiniz ve susturduğunuz için bedeninizin ücra köşelerine sığınmış ve canavar olmaktan aslında sıkılmış duygular, ilk kez boşluğunuza denk getirip gün yüzüne çıkma fırsatı elde etmişler. Var olan hiçbir şeyin yok sayılmaya tahammülü yok :) “Var ettik onları, el süremeyiz onlara” ** :) Evet, onları da biz var etmedik mi? Sonra yok saymak öyle kolay mı?

Galaksiden bildiriyorum: Hiç kolay değil J

* Uçuştan Uçuşa, Ursula K. Le Guin

** İle, Oruç Aruoba

Bitirirken: Bu yazıyı yazdığım sırada Ursula K. Le Guin henüz hayattaydı. 88 yaşında aramızdan ayrılan Le Guin, “Kadınlar Rüyalar Ejderhalar” kitabında, dünyadan galaksiye içinde insanlığı temsil edecek bir elçi ile uzay gemisi gönderilecek olursa, bu elçinin bilge bir kocakarı olması gerektiğini düşündüğünü söyler. Ölüm haberini duyduğumda, Le Guin’i uzaya doğru yola çıkan bir gemiden bize doğru el sallayan bilge kocakarı olarak hayal ettim. Yüzünde muzip bir gülümseme, heybesinde anlatacağı yüzlerce harika hikayeyle Yerdeniz takımadalarından galaksi takımyıldızlarına doğru yola çıkıyordu.



 

Görsel tumblr’dan alınmıştır.

http://ninepines.tumblr.com/post/152302747951/ged-confronts-his-shadow-from-ursula-le-guins-a

 

SİTEDE ARA

Go to top