Geçen hafta Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü kutladık. Öyle sanki bir anneler günü, sevgililer günü havasında geldi geçti işte.

Anlamadığım, kadınlar mı kendilerini kandırıyor yoksa birileri kadınları mı kandırıyor?

Aslında böyle yazılar pek yazmam ama bu defa biri, daha doğrusu birinin bir sözü ilham oldu yazıp, paylaşmam için. Kim mi?

“Yazın. Erkekler ne der diye düşünmeden yazın” diyen İngiliz yazar Virginia WOOLF.

Ben de yazdım işte…

Biraz kafanız bozulsun, hemen sözlerinizle davranışlarınızla bizi aşağılayacaksınız. Sizin yorgun olduğunuzdan, ne kadar çok çalıştığınızdan bahsedip “sen ne yapıyorsun ki” diye bizim yaptığımız şeyleri küçümseyeceksiniz.

Akşama ne yemek var, çocuklar ödevini yaptı mı, yemeğini yedi mi, bunlar neden uyumuyor hala diye bize soracaksınız. Biz her konuda evin noteri olacağız ama son sözü hep siz söyleyeceksiniz. Siz kendinizi hep özel hissedeceksiniz, bizse kendimizi biraz olsun özel hissetmek için sizin etrafınızda pervane olacağız.

Eve babamızdan, kocamızdan hatta ve hatta aynı evde yaşıyorsak sevgilimizden önce gelmemiz gerektiğini hatırlatıp duracaksınız.

Yalnız tatil yapmayacağız. Gece dışarıya çıkmayacağız, hele de bekar isek asla. Evliysek ve teveccühü gece çıkmaya iznimiz varsa kırk kere arayıp bizi rahatsız edeceksiniz “ne zaman geliyorsun” diye. Ve tabi dışarıda çok gülmeyeceğiz, şort-mini etek giymeyeceğiz, dekoltemize hep dikkat edeceğiz.

Tacize uğrarsak susacağız ki, birileri “kuyruk sallamasaydın” demesin. Ensest ilişkileri normal karşılayacağız çünkü birileri “senden önce de bu böyleydi” diyecek. Bir kereden bir şey olmaz diyeceksiniz işinize gelince, ama biz olur da bir kere sizin ahlak sınırlarınızın dışında bir şey yaparsak kim bilir belki de yaşam hakkımızı hiç tereddüt etmeden alacaksınız elimizden.

Kimsiniz siz sahi? Anamız, babamız, kardeşimiz, arkadaşımız, evladımız, akrabamız mı? Karşı cinsten biri mi ya da daha da kötüsü hemcinsimiz mi? Hepsi olabilirsiniz öyle değil mi? Zaten ne önemi var ki hangisi olduğunuzun. Kötüsünüz, kendinden başkasını düşünmeyen, “benim başıma geldiyse sen de katlan buna” diyen, korkak ve bencil bir şeysiniz işte.

Ama yok, sizin suçunuz yok. Biz yüz verdik size. Sus dediniz sustuk, ayıp dediniz inandık, günah dediniz kandık, bu böyle dediniz sorgulamadık, gülme, gitme, okuma, alma, çocuk bak, yemek yap, kazandığını eve getirip bana ver dediniz itaat ettik.

Nereye kadar… Size soruyorum güzel kadınlar, nereye kadar bu böyle devam edecek? Ben söyleyeyim, biz uyanana kadar. Biz farkınızı fark edip, kendi gücümüzü hissedene ve onu kullanmaya başlayana kadar. Her söylenene inanmayana, aklımızı kullanıp sorgulamaya başlayana kadar devam edecek. Bunu durdurmak için, bize dayatılan her şeyi kabul etmemekle başlayalım mı şu işe mesela. Okumanın, çalışmanın, gezmenin, seçimler yapmanın bizim de hakkımız olduğunu unutmayalım. Tüm bunları dile getirmekten korkmayalım. Ben, sen veya o, herhangi birimiz bunu yapmalıyız ki sonunda çoğalıp biz olalım.

Bugün dünyada kadının çalışma hayatında önemli bir yeri varsa, bunda 1857 yılında Amerika’daki bir grup kadın işçinin hepimizin hakları için mücadele etmiş olmasının payı var.

Yani lafın kısası; 8 Mart birileri bize kutlama mesajı göndersin, hediye alsın, yemeğe götürsün diye kutlanan bir gün değil. Cesur, akıllı, haklarını bilen, dayatmaları değil seçimlerini yaşayan, kadınlığıyla gurur duyan bir birey olmak için farkındalık kazanmak adına kutlanan bir gün.

Ötesi boş. Kendimizden başka kimseye karşı sorumluluğumuz yok şu hayatta, sadece görevlerimiz var. Onları da nasıl istersek, canımız ne istiyorsa öyle yaparız. Keyfimiz bilir yani canlar.

Aşk’la...

 

 

SİTEDE ARA

Go to top