Vazgeçmek bir erdem ve lütuf. Ama sandığımız gibi başkasına yaptığımız bir lütuf değil. Kendimize yaptığımız bir lütuftur, kendimize verebileceğimiz en güzel hediyedir.

Çünkü bir şeyden vazgeçmek için önce onu nasıl da sıkı sıkıya tuttuğumuzu fark etmemiz gerekir. Bize hep tutmak öğretilir.

Elimi tut!

Oyuncağını tut!

Sözünü tut!

Sevgilini elinde tut!

Kitaplarını tut!

Paranı harcama tut!

Tut tut tut...

Çoğu insan aileden getirdiği kabızlık dersinin "tutmak" ile ilgili olan dersi olduğunu fark etmez.

"Benim babam da kronik kabız zaten."

Evet ama niye? Ne kadar lifli beslenirse beslensin, ne kadar dikkat ederse etsin, çoğu kabız hastasında hala tam kür (iyileşme) elde edilememiştir. İlaçlarla idare eder, iyileşmez, İDARE EDER. Yani o kadar çok tut komutunu duymuşuzdur ki bilinçsiz olarak gaitamızı da tutarız.

Bunun gibi bazı hastalıklar idiyopatiktir, yani sebebi bilinmez. Böyle afilli afilli İDİYOPATİK demek güzel de, hastalığı ortaya çıkaran mekanizmanın neden tetiklendiğinin bilinmemesi güzel değil. Tıp dünyası sebebi fizyolojik olarak arar, ama bulamaz. Çünkü o hastalığı oluşturan mekanizma tam da hastaların kafalarının içindedir. Sapasağlam yerleşmiş, onu bir parçası zannediyor, o kadar şüphelenmiyor ki ondan.

Üst bilinç alt bilinci etkiler. Hani plasebo etkisi dediğimiz, içinde bir etken madde olmamasına rağmen, hastaya olduğu söylendiğinde, gerçekten de hastada etken maddenin yapmasını beklediğimiz etkiyi yapan durumlar. İşte bu etki, üst bilincin alt bilinci etkilemesiyle oluşur. (Üst bilinç biziz, alt bilinç ise bedenimiz.) Hasta bu ilacı yutunca iyileşeceğine o kadar emindir ki, iyileşir. Aynı mekanizma olumsuz yönde de işler. Kendimizi öylesine inandırırız ki onsuz yaşayamayacağımıza, o kişi ya da obje hayatımızdan çıktığında depresyona gireriz, bocalarız. Bu yüzden tutmak zorunda hissederiz kendimizi hep. Sıkı sıkı tutmak.

Tutmaktan vazgeçelim artık, ha deyince olmuyor biliyorum, ama vazgeçmenin yollarını arayalım. Yeter ki arayalım, ararsak o bizi bulacaktır. Artık tutmak için değil, bırakmak için çaba harcayalım.

Bu sadece bir örnek, vazgeçmemiz gereken o kadar çok şey var ki hayatta, saymakla bitmiyor. O kadar çok şeyi tuttuk ki onlarsız yaşayamayacağımızı düşünüyoruz. Buna inanıyoruz. Fakat, fark etmemiz gereken en kritik nokta; vazgeçtikçe özgürleşeceğimiz ve yükseleceğimiz gerçeğidir.

Arabadan vazgeçelim; kaskodan, sigortadan, benzinden, park yerinden, trafikten özgürleşeceğimize eminim.

Eşyalardan vazgeçelim; koltukta leke mi var, duvarda çizik mi var, halılar eskimiş mi, bu kadar eşyayla nasıl taşınacağım, bu kadar kıyafeti nereye sığdıracağım tedirginliğinden özgürleşeceğimize eminim.

İnsanlara karşı olan beklentilerimizden vazgeçelim. Tutmayalım artık onları. Bakın nasıl da özgürleşeceğiz; aradı mı, sordu mu, gelirken çiçek aldı mı, doğum günümüzü hatırladı mı, hiç birini beklemeyelim. Yaparsa ne güzel, ama yapmazsa üzülmeyiz artık. Onlar hala aynıdır, ama biz artık daha özgürüzdür.

Unutmayalım bu dünyada değiştirebileceğimiz tek kişi, biziz! Başkalarını değiştirmeye çalışmaktan da vazgeçelim, bu sadece bizi ve ilişkimizi yorar. Ne kadar uğraşırsak uğraşalım, kişi istemiyorsa değişmez. O yüzden onları değiştirmeye yönelik enerji harcamaktan vazgeçelim, bakın nasıl da hafifleyip rahatlayacağız.

Bizi aşağı çeken tüm zincirlerinizden vazgeçelim, özgürleşelim, yükselelim!

SİTEDE ARA

Go to top