Okumakta olduğum kitabın bir sayfasını rastgele açtım. Karşıma yüce bir mistik ile ilgili bir öykü çıktı.

Tesadüfen açtığım bu sayfa sanki bana geçen haftaki yazıda atladığım bir nokta olduğunu hatırlatıyordu. Hatırlarsanız geçen hafta, arayışımızda hep bir sonraki adımla meşgul olduğumuzdan yolculuğun tadını nasıl da kaçırdığımızdan bahsetmiştik. Fakat şimdi kendi kendime oynadığım bu oyun, “önemli bir nokta daha var, onu atlama” diyordu. Öyküyü paylaşamadan önce, bakalım neyi atlamışız.

Bir türlü aradığımızı bulamadığımız bir arayış içindeyiz her birimiz. Niye peki, niye bulamıyoruz? Geçen hafta “Hayretimiz Artsın” başlıklı yazımda, anın tadını kaçırdığımız için kocaman mutluluklar yaratacak küçük şeyleri nasıl da görmezden geldiğimizden bahsetmiştim sizlere. Bu hafta ise bu detay çıktı karşıma. Aradığımız şeyi bulamıyoruz, çünkü aradığımız şey ile ilgili aklımızda bir tanım var, bir betimleme var, onunla ilgili pek çok fikrimiz var. Ve bu şartlarda aradığımız şey farklı bir biçimde karşımıza çıkacak olsa onu görmemiz mümkün değil.

Öyle kesin çizgiler koyuyoruz ki hayatla ilgili kendimize. Çizgilerimizi esnetip genişletemiyoruz. Örneğin; çocuk sahibi olmanın tanımı yapıyor (sanki şartmış gibi) sonra da o tanıma uygun bir süreç yaşamadığımızda ya kendimizi suçluyor ya da çocuklarımızı eleştiriyoruz. İyi bir insan olmak yerine iyi bir insanı tanımlamakla meşgul ediyoruz kendimizi ve sonunda ne biz ne de başkaları tam anlamı ile o bizim iyilik tanımımıza uymuyor. Aşkı sevgiyi kendi fikirlerimiz doğrultusunda tanımlıyor sonra da tanımımıza uygun bir şey yaşamadığımızda aşk ve sevginin olmadığından yakınıyoruz. Oysa her şeyin düşündüğümüzün ötesinde bambaşka bir tanımı, farklı bir formu olabilir. “Kız evlat iyidir”, “Her annenin bir oğlu olmalı”, “Kadın dediğin güzel yemek yapmalı”, “İyi bir eş eşini şımartmalı” vs.vs.vs. Bu tanımları çoğaltmakla bitmez. Bu basit cümlelerle örnekledim, çünkü hepimiz biliyoruz ki bu kadar basit cümlelerin bile doğruluğu kesin değil. Sonuç; ne kadar çok tanım o kadar çok hayal kırıklığı.

Tanımlamayalım hiçbir şeyi. Tanımsız olanı aramak zor gibi gözükebilir fakat tanımsız olanın karşımıza çıkma ihtimali çok daha yüksek. Aranılan şey her ne ise ancak onunla ilgili bir tanımımız olmadığında ona kavuşmuş olmanın mutluluğunu yaşayabiliriz. “İşte bu” diyebiliriz. Aksi halde arayıp durmaya, beklemeye ve kavuşamamaya devam edeceğiz.

Güç, sevgi, zenginlik, güzellik, bilgi, yaratıcılık, huzur, neşe, usta, öğretmen, hatta Tanrı gibi pek çok önemli kavram çok başka şekillerde çıkabilir karşımıza. Eğer bunlarla ilgili kafamızda bir tanımımız yoksa, dünyanın en güçlü, en sevgi dolu ve en sevilen, en zengin, en güzel, bilge ve yaratıcı insanı biz olabilir, ihtiyacımız olan öğretiye, öğretmene hatta gerçek bir ustaya ulaşabilir, Tanrı ile her an bir olduğumuzu hissedebiliriz.

İşte biz bu tanımsızlık içindeyken, aradığımız şey de bizi bulacaktır…

Gelelim öyküye:

Mükemmel Ermiş-Kapılar Tasavvuf-OSHO-s.47

Yüce bir mistik ile ilgili güzel bir öykü vardır:

Bu mistik Müslüman imiş ve bir camide yaşıyormuş ama Hindu bir takipçisi varmış. Hindu adam Brahmin imiş ve mistik için yemek pişirip camiye getiriyormuş. Kendisinin yaşadığı yer camiye on kilometre uzaklıktaymış. Ve eğer ermiş yemek yemezse orada oturup bekliyormuş. Ermiş ise çılgın bir adammış. Bazen sabahları yiyormuş, bazen öğleden sonra, bazen akşam, bazen de gece. Müridi ise bekliyor ve ermişi yemeden yemek yemiyormuş. Ve eve döndüğünde o kadar yorgun oluyormuş ki, “Şimdi, yarın kim tekrar yemek yapacak?” diye düşünüyormuş. Aç bir şekilde uykuya dalıyormuş.

Bir gün ermiş şöyle demiş. “Dinle, bu kadar yolu gelmene gerek yok. Ben oraya kendim gelebilirim, bu yüzden yarın yemeği hazırla, ben geleyim. Hava yolculuk etmek için çok sıcak, üstelik bazen tüm gün beklemen gerekiyor; bunu artık değiştirilelim. Sen hazırsın: Ben geleceğim.”

Ertesi gün adam ermiş için lezzetli yemek hazırlamış çünkü ermiş evine ilk defa gelecekmiş. Çok heyecanlıymış. Bu büyük bir onurmuş: Ermişi evine geliyormuş! Evi süslemiş, yolu çiçeklerle bezemiş… Fakat hiç kimse gelmemiş, sadece bir köpek çıkagelmiş. Adam köpeği kovalamış çünkü köpek yemeklerden yemek istiyormuş, onu kovalamasına rağmen köpek geri gelip yiyeceklerden almaya çalışmış. Adam pek çok köpek görmüş olmasına rağmen bu köpek farklıymış. Onu dövmesine rağmen yine de geri geliyormuş. En sonunda adam köpeği iyice dövmüş ve köpeğin gözlerinden yaşlar geldiğini görmüş. Sonra köpek ortadan kaybolmuş.

Adam akşama kadar beklemiş, sonra, “Ermişin aklı başında değil; yemeği unutmuş olabilir,” diye düşünmüş. Bu yüzden yemekleri alıp camiye gitmiş; oraya vardığında ermişin gözlerinin yaşlarla dolu olduğunu görmüş. Bunlar köpeğinkilerle aynı tür gözyaşlarıymış! Şaşırarak, “Neden ağlıyorsunuz?” diye sormuş.

Ermiş, “Nasıl olur da ağlamam?” demiş. “Beni o kadar çok dövdün ki!”

Mürit, “Siz neden bahsediyorsunuz? Ben sizi nasıl dövmüş olabilirim? Gelmediniz bile, oysa geleceğinizi söylemiştiniz!” diye yanıtlamış.

Ermiş, “Ben geldim, üstelik de bir kere değil, en az on iki kere!” demiş.

O zaman adam köpeği anımsamış; köpek tam on iki kere içeri girmeye çalışmış.

Bunun üzerine ermiş şöyle demiş, “Senin artık biçimsiz olanı görme kapasitesine sahip olman gerek. Şekle bağlı kalma. Neden sadece bu formda, bu bedende düşünülelim? Neden beni başka şekillerde de bulamayasın?”

Aşk’la…

 

SİTEDE ARA

Go to top