İnsana ölümün veriliş hikayesini duymuş muydunuz?

“Allah ölümü önce dağlara vermiş. Dağlar bu acıyı taşıyamamış yıkılmış. Ardından nehirlere vermiş, nehirler ağlamaktan kurumuş. Daha sonra rüzgarlara vermiş, rüzgarlar da hiç durmadan esip tüketmiş kendini. Sonunda hepsi bir olup; ‘Allah’ım al bu acıyı bizden, biz buna dayanamıyoruz.’ demişler. Ve daha sonra ölüm Allah tarafından insana verilmiş. İnsan ilk anda ölümün verdiği acı ile ağlamaktan helak olmuş. Ama aynı anda yakınında olan başka bir şeye de gülümseyivermiş. Aradan biraz zaman geçince acısı sürse de hayatına devam etmiş.

İşte o zaman anlaşılmış ki, ölümü insandan başka hiçbir varlık kaldıramaz.

En sevdiklerimizin başına geldiğinde “hayat devam ediyor” diyerek ki bu çok doğru, yaşamımıza acımıza rağmen devam ediyoruz da, niye bir gün bizim de başımıza geleceğinden bu kadar korkuyoruz. Üstelik de kesinlikle bunun olacağını bile bile korkmaya devam ediyoruz…

Kendimizin sadece sahip olduğumuz bu bedenden ibaret olduğumuzu düşündüğümüzde ölüm bir bitiş, bir son ve korku veren bir şeydir. Ölümle birlikte her şey biter ve bedenimiz toprağın altında çürürken yok olur gideriz. Hayat bu kadardır işte ve hayatın hiçbir anlamı falan yoktur. Yaşanan, yapılan, hissedilen her şey boşunadır. Ölüm her şeyi alıp götürür. Ama yine de tüm bunları düşünüyor olmamıza rağmen, yaşarken hep bir telaşımız vardır. Ölmeden yapacak bir sürü şey sıralarız ve her durumda yapacaklarımız bitmemiş gibi gelir. Malum son için daha çok erken diye düşünür, ölüm korkusu ile yaşayıp dururuz.

Peki bir de başka yönden düşünmeyi deneyelim. Biz bu beden değiliz. Biz bir bedene sahip, sonsuz ve sınırsız, ölümsüz olan ruhuz. Her birimizin hayatta olmasının bir sebebi var, bir sorumluluğumuz, bir amacımız var. Sahip olduğumuz her şey bizim o amaca ulaşmamız için bize verilmiş araçlar. Hiçbir şeyin sahibi değiliz, sadece zamanı geldiğinde bir başkasına bırakmak üzere onlara bekçilik ediyoruz. Bu yüzden de ruh ölmekten korkmaz, çünkü ölümsüzdür. Onun için olan sadece, bedeni terk etmek ve sonsuz bir varlık olarak sonsuz yaşamına devam etmektir. Görevi tamamlanmış ve bu odadan çıkma vakti gelmiştir. Yeni bir odaya geçer, üstelik de artık katı bir formda olmadığından kapı falan da açmak zorunda değildir kanımca :) Yani ölüm hayatın sonunda olan bir şey değil, yaşamın bir parçasıdır ruh için.

Belki farkında değiliz ama, doğduğumuz andan itibaren yaptığımız tek şey ölüme yürümek. Aslında hepimiz bunun için yaşıyoruz. Ölmek için. Acaba kendini beden sanan insanın korktuğu kadar korkunç bir şey olsaydı ölüm, her canlıya verilen bir son olabilir miydi? İnsan bunu bile bile doğar mıydı? Ya da hikayede anlatıldığı gibi, hiç kimselerin istemediğini insan kabullenir miydi?

Oysa “ölüm, ölümsüzlüğün peygamberidir” der ustam. Demek ki geldiğinde getirdiği müjde, “artık ölümsüz olduğumuz”.

Peki ölümsüz olmanın ne demek olduğunu anlamak için ölümü beklemeye gerek var mı?

Hz. Mevlana’nın dediği gibi; “Hayat bir uykudur, ölünce uyanır insan. Sen erken davran, ölmeden önce uyan.”

Aşk’la…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SİTEDE ARA

Go to top