Dün akşam bir rüya gördüm. Bir yolculuğa çıkıyorum. Elimde Behçet Necatigil’in bir kitabı gözlerim “Ya ümitsizsiniz, ya da ümit sizsiniz. Ya çaresizsiniz, ya da çare sizsiniz.” dizelerine takılmış halde otobüsün kalkmasını bekliyorum.

Yanıma bilindik teyzelerden biri oturuyor ve soruyor. “Yolculuk nereye evladım?” Normalde biraz sıkıntılı bir şekilde karşılayacağım bu soruya ilk defa umutla bakıyor ve sonuna kadar cevap vermek istiyorum ve “Yolculuk kendime, teyzecim” diye cevap veriyorum. Teyzenin gözleri deli bu herhalde dercesine muavini arıyor yerini değiştirtmek üzere. Ben ise sadece gülümsüyorum teyzenin bu huzursuz haline ve gülümseyerek uyanıyorum sabaha ve yeni güne.

Etrafıma bakıyorum ve o zaman görüyorum çevremde teyzeninkine benzer huzursuzluk içinde olanları ve bu beni sevindiriyor bir anda. Huzursuzsalar eğer demek ki ben de bir şeyin farklı olduğunu ya da farklı olmaya başladığını görmeye başlamışlar demek ki diye düşünüyorum ve umarım diyorum bu huzursuzluk onlara yeni bir koltuk aratmak ve bunun için de bir muavin beklemek yerine, kendi bulundukları koltukları kendileri nasıl rahat hale getirebilirler diye düşünmeye sevk eder. Artık umarım diyorum keşke yerine, olmasını arzu ettiklerime odaklanıyorum çünkü keşke deyip geçmişte olmamış olanlar yerine. Çünkü artık biliyorum ki ne olmadığıma dair bütün görüşlerimi biryana bırakabilirsem ve olmadığım şey olmaya çalışmaktan vazgeçersem enerji tüketmek zorunda kalmam. Çünkü sanılanın aksine insanın kendi gibi olması hiçbir çaba gerektirmez.

Değişimden ve bunun ne denli zor olduğundan bahsederiz sürekli. Çünkü yıllardır geliştirdiğimiz ve yapa geldiğimiz davranışlar sonucu oluşturduğumuz bir alan vardır kendimize. Rahatızdır bu alanda. “Konfor Alanı” denir bu alana literatürde de. Adından da anlaşıldığı gibi konforludur bu alan. Yapmakta olduğumuz her ne ise yapmaya devam etmemiz yeterlidir bu alanda. Yeni bir şey eklemeye, yapmaya öğrenmeye gerek yoktur bu alanda. Kendimizizdir ya da öyle olduğumuzu düşündüğümüz yerdir burası. Bu alanda rahat rahat dolanır dururuz. Zaman zaman birşey hisseder, durur ve “Keşke, şu para bende olsa neler yapardım?”, “ Şu zeka bende olsa ne fabrikalar kurardım?”, “Burda Harward vardı da, ben mi okumadım?” Vb... gibi sorularla dile getiririz rahatsızlığımızı. Ama sonra şöyle bir silkelenip “Hop! Kendine gel!“ deriz ve kendimize gelme halini şu ana kadar olduğumuz şekli korumayla özdeşleştiririz. Çünkü programımız böyledir. Programımızın adı “Algısal Kısıtlılık”, programın açılış şifreleri ise “ Keşke” ve “Ya Olsa”. Aslında bıraksak bir kenara bu programı, artık sürümünün tedavülden kalkması gerektiğini bir anlasak. Neye inanırsak yani programlarsak varlığımızı ve hayatımızı aslında onun bizi yönettiğini bir görsek. İnancımızın bizi cenderede tuttuğunu ve buradan çıkamama nedenimizin sadece programa inanmak olduğunu bir görsek ve bu inancın bize neyin olanaklı neyin olanaksız olduğunu söylediğini ve bu söylenene inanarak bunu gerçeğimiz olarak kıldığımızı bir görsek. Bir görsek aslında anlayacağız neden kısıtlandığımızı, inandığımız şeyi ispatlamak üzere beynimizin çalıştığını ve aslında sadece olumluya döndürerek inancımızı beynimizin çözüm bulmak için çalışmaya başlayacağını. Gelin sürümü geçmiş programı rafa kaldıralım ve yeni program yükleyelim adı “ Algısal Sonsuzluk” olsun ve programın açılış şifreleri de “ Şimdi” ve “ Oluyor” olsun. Bakın o zaman neler olacak. O zaman biz “bilmiyorum, yapamam, mümkün değil” diye gelenlere Napolyon gibi cevap vereceğiz; O zaman git “öğren, yap, dene. “ Potansiyelinizi keşfetmeniz ve ümitsiz değil ümidin sizde olduğunu, çaresiz değil çarenin sizde olduğunu bilerek yaşamanın keyfini çıkarmanız dileklerimle.

 

SİTEDE ARA

Go to top