Bir sınavın arifesinde ‘’Yapamayacağım anne.’’ diyordu oğlum. ‘’Bu sorular çok zorlaşmış, başaramayacağım.’’

Sekizinci sınıfta, başarılı ama yeni sınav sisteminin şaşkınlığı ile kendine olan inancı sarsılmış bir öğrenci. Ona, herkesin aynı koşullarda imtihan olacağını ve benzer şok duyguları yaşadıklarını anlatmaya çalıştım. Zihnini devreye sokmuştu ve kendisini olumsuza koşullandırıyordu. Kendisine “Hiçbir şey düşünmeden yapmaktan keyif aldığın şey nedir?’’ diye sorduğumda; cevabı “piyano çalmak’’ oldu. “O zaman sınava girdiğinde, yalnız başına sevdiğin bir şarkıyı çalıyormuş gibi soruları çöz. Sen elinden geleni yap, bırak hayat istediği yere aksın.’’ dedim ona.

Elbette insan sevdiği alanda ilerlemek için emek vermeli, çaba göstermeli. Ama bizdeki daha çok, para kazanılabilecek bir iş sahibi olmak için yarış atı gibi koşmak zorunda kalan çocukların altında ezildiği bir düzen. Hal böyle olunca, bir Bülent Ortaçgil şarkısının sözleri biraz dönüşerek kafamın içinden geçti: Kategorize eden, sıkıştırıp tıkıştıran, bilgiyi depolaştıran, duyguları yok edip yüreği nasırlaştıran bir eğitim sistemi.

Eğitimden başka, hayatın içinde başarı kavramını geniş bir alanda sorgulayabilir, kendi başarı yorumumuzu yapabiliriz. Nedir önceliğimiz? Somut olanın ötesinde kazandığımız, kaybettiğimiz nedir Aslında pek çok başarı yaşandığı anda hoş bir his uyandırsa da, günümüz insanına iyi bir vitrin görseli olmaktan öteye geçmez. Arada bir aynaya bakmalı, “Neyi başarıyorum?’’ diye sormalı.  Kendi değerlerimizce sorular sorarak cevapları vermeli:

      -Kendimi gerçekleştirip, potansiyelimi ortaya koyabiliyor muyum?

     -İçimde ve dışımda bütünlüğü algılayabiliyor muyum?

     -Fark ediyor, hissediyor, anın içinde kalabiliyor muyum?

     -Gönülden gönüle bir köprü olup, maskeliler diyarında sahici ilişkiler kurabiliyor muyum?

     -En nihayetinde, herkese ve her şeye rağmen içimden geldiği gibi yaşayabiliyor muyum?

 Kapak Fotoğrafı: Heykeltıraş Işık Özçelik’in ‘’Pencere’’ adlı eseri.

SİTEDE ARA

Go to top