Uzun zamandır yazıyorum. İlk şiirim, ilkokul 3. Sınıfta anneme anneler gününde yazdığım bir şiirdi. Sonra doğa ve kedilerle ilgili olarak yazdıklarımla devam etti. Keşke bulabilsem o şiirlerimi. Büyük ablamdan kitap okumayı miras olarak aldığıma inanıyorum. Kerime Nadir’in, “Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç” ı okuduğum ilk kitap olarak kişisel tarihimdeki önemini hep korumuştur.

Ablam ne okursa ben de onu okuyordum. O gözlük takıyor diye özenip, gözlükleriyle sokağa oyun oynamaya çıktığım bile olmuştur. Resimli romanlardan Teksas, Tommiks, Red Kid ve Küçük Kadınlar, beyaz diziler, çocuk kitapları. İlk Ve Ortaokulda her fırsatta gittiğim kütüphanede ise ağlamaktan içimi dışıma çıkaran Ömer Seyfettin, Kemalettin Tuğcu’nun kitapları da ilk hatırladıklarım. “Eğer okumaya vaktiniz yoksa yazmaya da vaktiniz yok demektir.”  Stephen King’in, yazabilmek için okumanın ne kadar olmazsa olmaz olduğunu anlatan bu cümlesini her zaman hatırlamaya değer bulmuşumdur.

Yazmaya olan merakım daha çok Ortaokulda Türkçe derslerinde Kompozisyon yazmaya başlayınca ortaya çıktı. İlk okuma ve genç kız olma serüvenim ablalarımı taklit etmekle başladı anlayacağınız. Küçük ablam gözünden hastalandığında ise çöpe atılan kirli göz petlerini gizlice alarak gözüme takıp, oyun oynamaya mahalle arkadaşlarımla birlikte çıkmamsa taklit yeteneğimin geldiği son nokta hakkında bir fikir veriyordur sanırım.

Lisede ise artık yaşamım ile ilgili ilk özel alan oluşturmayı öğrendiğim bir günlük tutmaya başladım ki daha ilk günlüğümün sonu bir öğretmenimin onu bulmasıyla disiplin kurulunda sona erse de yılmadım yıkılmadım yazmaya devam ettim.

İlk aşk şiirlerim, üniversitede bir gence aşık olmamla yazıldı. Onları hala saklıyorum. Hatta aynı kişinin resim dersinde portresini bile çizmişliğim vardır. Ve şiir yazmaya hep devam ettim ta ki düz yazının verdiği haz onun önüne geçinceye kadar.

Önemli bir sorunum olduğunu fark ettiğimde ise evlenmiş, oğlumu doğurmuş ama yazmaya devam ediyordum. Yazılarım bu dönemde daha çok duygusal boşalımlarıma iyi geliyor olsa da yazmaya devam etmek beni mutlu ediyordu. Bu dönemde en önemli kişisel ve yaşamsal sorgulamalarım, benim için yaratıcı yazarlık ve yaratıcı drama derslerine katılmamla başladı. İşin tekniğini öğrendiğinizde yaratıcılığınızı sorgulamaya başlıyorsunuz. Mükemmel olma, en iyiyi ortaya koyma, yapmak istediklerin için zaman yaratma çabası derken yazdıklarımı beğenmediğim ve durmadan eleştirdiğim bir süreç içinde buldum kendimi.  Hani, nasıl yapmak istediğini bilirsin de ortaya çıkan ürün onu desteklemez ya işte böyle. Malzeme kıt olduğunda çalışmalarda yetersiz kalıyor işte.

İçinde bulunduğum bu süreç bana yaratıcılığın ne olduğunu ve ne olmadığını araştırmaya sürükledi. Bu konuda aldığım ilk kitabım Yaratıcı Drama ile ilgili kitap ve dergilerden sonra, Rollo May’in “Yaratma Cesareti” i oldu. Bu kitapta beni etkileyen söylemi ise; s:64 2. paragrafta ifade ettikleridir: “Yaratıcı süreç sayrılığın sonucu olarak değil, duygulanımsal sağlığın en yüksek derecedeki betimi, normal kişilerin kendilerini gerçekleştirme edimlerinin bir dışavurumu olarak keşfedilmeli. Yaratıcılık sanatçının olduğu kadar bilim adamının, estetin olduğu kadar düşünürün emeğinde görülmeli ve yaratıcılığın erimi ola ki modern teknolojinin kaptanlarında ya da bir annenin çocuğuyla normal ilişkilerinde ortaya çıksın, çizilip sınırlandırılmamalı. Yaratıcılık Webster’ın yerinde belirtişiyle, “yapma, varlığı ortaya çıkarma sürecidir.”  Yani yaratıcılık denince ünlü ressamlar, müzisyenler, yazarlar akla gelir ya hemen, işte bu noktada içim çok rahatladı. O güne dek yaratıcılığı sanki üstün yetenekli insanlara atfedilmiş bir yetenek olarak görmek içimdeki kadının özgürlük alanını sınırlandırıyordu. Kierkegaard’ın da söylediği gibi “benlik bir oluşma sürecinden başka bir şey değildir.” Benliğin oluşması için yaratıcılık, farkındalık, özgürlük, uyanıklık ve sezgi gerekir fikrimce.

Ve tüm bunlarla birlikte varoluşumuzu da yaratarak ifade ediyorsak eğer, C.G.Jung kitaplarını ve F. Perls “Gestalt terapilerini” okuyup anlamadan içimizdeki çocuk kendini nasıl ifade edecekti dedim ve sürecime böylece devam ettim.

Yaratıcı kişiliğine hayranlık duyduğum B. Shaw’ın “Majör Barbara” isimli yazdığı bir oyununda şöyle bir replik var: “bir şey öğrendiniz mi, bir şey yitirmiş gibi olursunuz başlangıçta…”. Belki de yaratıcılık sürecimizde öğrendiğimiz her yeni şey, artık ihtiyacımız olmayan ve bize hizmet etmeyen eski başka bir şeyin yitimi demek. Yitirdiklerimin ardından gözyaşı dökerken buldum bazen kendimi, yine de vazgeçmedim bir üst versiyonuma yaptığım mücadeleli yolculuğumdan.

İçimdeki yaratıcı ateşi yenilemek içinse, amacımı ve malzememi gerçekliğim içinde tutmayı başardığımı hissettiğim zamanlarımdayım. Dayanılması güç zorluklardan kaçmak için yarattığım fantezilerimle vakit kaybetmediğime emin olmak için sık sık meditasyon, yoga ve farkındalık çalışmalarımı yaparken bulsam da kendimi, zaman zaman odağımı kaybedip kendi karanlığıma düşmüyor da değilim. Artık nerede olduğumu bildiğim sürece sorun yok. Kendimi rahatlatmak yerine, beslemeyi seçiyorum böyle zamanlarda.

Kendimi gerçekleştirme ve yaratıcı yazma yolculuğumda karşılaştığım zorlukları aşmak için son birkaç aydır zaman zaman elime alıp sindirerek okumayı sevdiğim Clarissa P. Estes’in “Kurtlarla Koşan Kadınlar” kitabı, kadın olarak bana yaratma cesareti veren bir kaynak niteliğinde. Vahşi kadın arketipine dair mit ve öyküleri ve bu öykülerin kişisel devrim niteliği sağlayan gücü ile bu kaynak inanıyorum ki her kadının başucu kitabı haline geliyor. Bernard Shaw’ın oyunundan verdiğim repliğe “bir şey öğrendiniz mi, bir şey yitirmiş gibi olursunuz başlangıçta…” bir destek de Clarissa Estes’den kendi tarzında bakış açısıyla geliyor; “Yaratıcı anne her zaman ölüm annedir de ve bunun tam tersi de geçerlidir. Bu ikili doğa ya da bu ikili görev nedeniyle bizi bekleyen en önemli iş, çevremizde ve içimizde neyin yaşaması, neyin ölmesi gerektiğini anlamayı öğrenmektir. Yapmamız gereken, ikisinin de zamanlamasını kavramak, ölmesi gerekenlere ölmeleri için, yaşaması gerekenlere yaşamaları için izin vermektir.”

Böylece verdiğimiz her kararımızla -Kierkegaard’ın da söylediği gibi benliğimizin oluşma süreciyle, Webster’ın yapma, varlığı ortaya çıkarma süreci olarak niteledikleri- yaratıcılığımız; gerçek doğamıza ait olduğu tavrıyla yani taklit olmadan gerçekleşir.

İşte tam bu noktada “Kurtlarla Koşan Kadınlar” kitabında, “Nehri geri almak” başlığıyla yazılan bölümde, yaratıcı fikirlerin, duyguların ya da düşüncelerin çalınması ya da yokluğu, akıntının bozulmasının sonucu olarak nehrimizi nasıl tıkadığı ve tüm bunları nasıl bertaraf edeceğimize, nehri geri almanın yollarına dair çok güzel öneriler sunuyor:

  1. Her şeyden önce nehri temiz tutmak, yaratmak için tepki verin: Yaratıcılık, çevremizde olup biten her şeye duyarlı olma, içimizde doğan yüzlerce düşünce, duygu, eylem ve yanıt olasılığı arasından seçim yapma ve bunları önem, tutku ve anlam taşıyan tek bir yanıt, ifade ya da iletide bir araya getirme yeteneğidir. Yani yaratıcı ortam zengin olmalı. Tek bir seçeneğe mecbur bırakmamalıyız yaratıcılığımızı.
  2. Nehri temizlemenin yolu içimizdeki vahşi kadınla bir olmaktan geçiyor. Başlangıçta nehir temiz; onu kirleten, kurutan, tıkayan biziz. Kendi düşünsel hayatlarımızın özgürce ve sansür olmadan akmasına izin vermek gerekiyor.
  3. Nehri temizleme sürecine hemen başlamak gerekiyor, üstelik tüm başaramama korkumuza rağmen.
  4. Zamanımızı korumak ve doğru kullanmak en önemli araçlarımızdan biri. Yaratıcı çalışmamıza başladığımız andan itibaren levhanızı asın: Bugün ziyaretçi kabul etmiyorum. Yazarın tanıdığı bir heykeltıraş kapısına şöyle bir levha asmış: “Piyangoyu kazanmadığım ya da İsa, Old Taos otoyolunda görülmediği sürece rahatsız etmeyin.” Yani sınırlarınızı koruyun.
  5. Kendinizle yani merkezinizde kalın. Her şeye rağmen ruhsal benliğinizi aç bırakmayın. Kendi yeteneklerinizi sulayın, besleyin.
  6. Yaratıcı hayatınızı koruyun, gerektiğinde dişlerinizi göstererek, problemin adını koyun ve onu düzeltin. İçinizde bağıran tüm olumsuz seslerin sizi pençesine düşürmesine izin vermeyin.
  7. Gerçek işinizin zanaatkarlığını yapın. Sıradan ve gündelik sorumluluklar ile kişisel esrime arasında dengede ısrarcı olun. Hiçbir şeyin nitelikli yaratıcı hayatınızı sizden çalmasına izin vermeyin.
  8. Yaratıcı hayatınız için ruhu beslemeyi ihmal etmeyin. Bunun için dört temel besin; zaman, aidiyet, tutku ve egemenlik biriktirin. Yazar C. Estes tüm bunların nehrimizi temiz tutacağını ve nehrimiz yeniden temizlendiğinde özgürce akmaya başlayacağını anlatıyor yazısının devamında. “Böylece kadının yaratıcı verimi artar ve bundan sonra doğal yükseliş, iniş ve yükseliş döngüleri devam eder” diyerek de sonlandırıyor.
  9. Ve yazının başka bir yerinde aklımda kalan önemli bir parçası da şuydu; yaratıcılık ediminizi destekleyen, sizi bu konuda besleyen insanlarla bir arada olun. Şu anda yoga en büyük desteğim bu konuda. Yaratıcılık ve yoga, başka bir yazının konusu olsun artık.

Benim yaratıcı ifademi arama yoluna çıkışımın üzerinden hayli zaman geçti. Bu zaman içinde bana ışığı ile yol gösteren, beni cesaretlendirerek beslenmeme yardım eden tüm aileme, eğitmenlerime ve dostlarıma teşekkür ederim.

Yazmaya devam.

Görsel: Macahel, Borçka / Artvin’de 2000 metre yükseklikteki Fındıklı yaylasında yapımını oldukça yaratıcı bulduğum bir evin kendi çektiğim fotoğrafı. 06/2018

SİTEDE ARA

Go to top