Hani çocuklar olmasını istedikleri şey olmadıklarında tutturur ve bayarlar ya anne babalarını, hemen olsun isterler istedikleri şeyler; işte biz yetişkinlerde hayata karşı böyle davranıyoruz çoğu zaman. O içimizdeki çocuk diye adlandırarak arkasına saklandığımız çocuk bilincimiz sayesinde büyümek bilmiyor, yetişkin olamıyoruz.

Aklımıza düşen bir şey olduğunda hemen olsun istiyor, hayata sipariş veriyoruz. Adına da “evrene sipariş vermek” diyoruz. Süreler koyuyoruz isteklerimize, dualarımıza. Pazarlık halindeyiz evrenle, yaradanla, yaşamla. Hemen olmazsa kızıp sinirleniyoruz. Kavga ediyoruz bu sefer de dileklerimizi ilettiğimiz mercilerle. Ya da küsüyoruz ona. “Ben inanmam öyle şeylere zaten” deyip, bir daha konuşmuyoruz kendileri ile kendimizce. 

Ya da isteklerimizi sevdiklerimize iletiyoruz. Mesela çocuklarımıza, eşimize, sevgilimize ya da hala anne babamıza. Rahatsız olduğumuz şeyleri söylüyor, bunları değiştirmelerini istiyoruz. İşler istediğimiz gibi olmadığında da onlara da kızıp sinirleniyor, hatta küsüyoruz. Ne yetişkinler vardır hala küsmeyi becerebilen, günlerce yanı başındaki ile konuşmamayı başarabilen. Şimdi bunlar içindeki çocuğun marifetimi dersiniz. Tabi ki hayır! Bir kere çocuklar ne hayata ne de arkadaşlarına, dostlarına küsmez, küsmeyi bilmez onlar. Bir iki dakika sürer onların kızgınlıkları, küskünlükleri. Yani kıskaca bunu yapan içimizdeki çocuk değil, takılıp kaldığımız çocuk bilincimiz.

Evrene sipariş verebilirsiniz, dua edebilirsiniz, Hıdırellez niyetleri yazabilirsiniz, ama bunlar gerçekleşmediğinde veya geciktiğinde, istediğimiz zamanda veya istediğiniz biçimde olmadığında evrenle, yaradanla, hızırla kavga edemezsiniz. Her gün tüm dileklerinizin gerçekleşeceğinin umudu ile sevinçle dolabilirsiniz, ama sizi mutlu edecek tek koşulun bunların gerçekleşmesi olması gerektiği düşüncesi ile sürekli beklentide yaşayamazsınız. Ya da yapar, sürekli hayatla kavgalı, asık suratlı biri olarak yaşarsınız bilemem.

Sevdiğiniz birinden sizin için bir şey yapmasını isteyebilirsiniz ama bunu yapmadığında ya da belki de yapamadığında ona sırt çevirip artık onu sevmemek gibi bir tercihiniz olursa bu sadece ve sadece sizin bencilliğinizden kaynaklanan bir sonuç olur.

Ne hayat ne de etrafımızdaki insanlar bizim istediğimiz forma girmek durumunda değiller. Onlar hep olması gerektiği gibiler. Hayat olması gerektiği gibi zaten, sadece bizce bazen kötü bazen iyi. Bize göre kolay veya zor. Bize göre sıkıcı veya eğlenceli. Onun öyle bir derdi yok inanın. Yukarıdan bir otorite bugün Ahmet’in günü çok kötü geçsin, Hasan’ın ki çok keyifli olsun gibi kararlar vermiyor. Adına ne derseniz deyin; evren, yaradan, tanrı… O sadece her şeyin olması gerektiği gibi olmasına müsaade ediyor. O’nun için ne oluyorsa o, o kadar. Gerisi sadece bizim oluşturduğumuz ikilikten, anlam arayışımızdan ve bu sebeple de her şeyi zıttı ile ifade etme ihtiyacımızdan kaynaklanıyor.  

Çocuğumuz tabağındaki yemeği bitirmediğinde, matematik dersini sevmediğinde, resim değil yüzmeden hoşlandığında bunları bizi sinir etmek için falan yapmıyor. Öyle olduğu için öyle yapıyor, bizi sevmediğinden değil. O bizi değiştirmeye çalışmıyor, biz onların istediğimiz formlarda olmalarına uğraşıyoruz. Sevdiğimiz insan, dostlarımız, arkadaşlarımız, onlar olmaları gerektiği gibi. Beklentisi olan biz olduğumuz için ilişkilerimizden hoşnut olmuyoruz ve kendimizi mutsuzluğa mahkum ediyoruz.

Evet hepimiz biraz şımarığız. Ama o şımarık olan içimizdeki çocuk değil, bizim büyümeyen bilincimiz. Son yoga dersimizde an’da olmadığım bir sırada yaşadım bunu. Sonra nefesime odaklandım ve hayatın tek bir an olduğunu, onun da şimdi olduğunu hatırlattım kendime. Beni an’dan koparıp, mutsuz edecek illüzyonlar yaratan zihnimi kontrol altına almamı sağlayan nefesimin varlığına şükrettim ve bilincimi yetişkin bilinci konumuna alırken, içimdeki çocukla birlikte an’ın tadına vararak, dünyanın en eğlenceli şeyini yaptığımı hissederek bitirdim yoga dersimi.

Elbette Aşk’la…

SİTEDE ARA

Go to top