İlk kez gittiğim meditasyon atölyesini hatırladım bugün. Nasıl da heyecanlıydım. Kitaplar okumanın dışına çıkarak, yolculuğumda attığım önemli bir adımdı benim için. Sonraları her eğitimde sorulduğunun farkına varacağım bir soru geldi ve eğitmen sordu; “Neden buradasın?”

Beni oraya götüren sebebi o kadar iyi biliyordum ki, hiç tereddüt etmeden söyledim. Kim bilir belki de ilk kez soruya cevap veren kişi olmanın rahatlığı ve ilk kez böyle bir eğitime katılıyor olmanın bilgisizliği ile samimiyetle ve bir parça da gözlerimden süzülen yaşların eşliğinde şöyle dedim: “Ben çevreme, çevremdeki insanlara gösterdiğim anlayışı ve sevgiyi nedense en sevdiklerime karşı göstermekte zorlanıyorum. Çocuklarıma olan tahammül sınırım çok daha az başka insanlara göre. Kızıyorum, bağırıyorum ve sonra da çok üzülüyorum. Bu da beni mutsuz ediyor. Kısaca uzun zamandır mutsuzum ve mutlu, neşeli, anlayışlı, tatlı, eğlenceli bir anne ve bir kadın olmak istiyorum”. İşte bu sebeple oradaydım. Bunları söyledikten hemen sonra bir ferahlık geldi yüreğime ve bir gülümseme kondu yüzüme. Şimdi olmuş gibi net hatırlıyorum.

Sonra başka kişilerin cevapları geldi üst üste; “nasıl bir şey olduğunu merak ettiğim için, derinleşmek için” ve en çok söylenen de “başkalarına yardım etmek, rehber olmak için, başka insanlara ışık olmak için” gibi cevaplar. Tabi ben o zaman acemi bir yolcu olarak, bu rehber olmak, ışık olmak ne demek ki diye düşünmedim değil 😊

Aradan günler, haftalar, yıllar geçti. Bu süreler zarfında bir sürü öğretmen gördüm. Bunların pek çoğu oldukça gençti ama buna rağmen hepsi hayatın sırrını çözmüş, her şeyi deneyimlemiş, yaşamış, halletmişti maşallah. Farklı farklı öğrenciler gördüm ki onların da pek azının nedeni kendi mutluluğunu gerçekleştirmekti. Pek çoğu başkalarına ışık olmak için oradaydı her zaman. Öğretmen olsun, öğrenci olsun hiç kimsenin önceliği kendisi değildi. Herkes kendini pas geçip direk başkalarına iyi gelme niyetindeydi.

Benim yolculuğumda da köprünün altından çok sular aktı. Öğrenci de oldum, zaman içinde öğretmen de. Öğrenci olduğum anlarda niyetim hep “ben” oldum. Beni iyileştirmek, bana iyi gelmek, beni anlamak, beni dinginleştirmek, beni şifalandırmak. Öğretmen olduğum anlarda da çok bir şey değişmedi benim için. Sadece deneyimlerimi ve birikimlerimi paylaşırken, birbirimizden öğrenelim diye gruplara liderlik ettim. Birlikte eğlenerek, birlikte büyüyerek.  

Yıllar içinde en iyi öğrendiğim şey; insanların içselleştirmeden öğretmek, deneyimlemeden yaşatmak için çabaladıklarını görmek oldu. Oysa içselleştiremediği bir şeyi öğrencisine aktarmaya çalışan öğretmen, üzerinde eğreti duran bir kıyafetle geziyor gibi görünmekten öteye geçemiyor. İşte bu sebepten de bir sürü öğrenci birkaç katıldığı eğitimden sonra vazgeçiyor kendini aramaktan.

Tıpkı Hz. Mevlana’nın dediği gibi; “Mum olmak kolay değildir. Işık saçmak için önce yanmak gerekir”.

Daha kendimiz yanmadıysak, kendi ışığımızla parlamadıysak, kendimizi sevmediysek, biz mutlu değilsek, nasıl başlarına ışık olabiliriz? Olamayız… Üzerinde kendisine üç beden büyük bir elbise ile dolaşan biri olmaktan öteye geçemeyiz. Oldum der, olduğumuz yerde kalırız. Öyle “hocanın dediğini yap, yaptığını yapma” diyerek de kurtaramayız kendimizi. Dürüst olmak lazım önce kendimize. Aktardığımız her şeyi yaşıyormuş gibi davranmamak, -miş gibi yapmamak, neysen o olmak, kısaca had bilmek gerek. Öğrenmiş olmak, öğretiyor olmak, biliyor olmak bizi birer usta, birer guru yapmaz ancak tüm aktarım ve paylaşımlarda mütevazi ve alçak gönüllü olmak bizi samimi ve iyi niyetli bir öğretmen yapar.

Yani diyorum ki dostlar; “ben bilmem”.

Aşk’la…

 

 

 

 

SİTEDE ARA

Go to top