Her olana bir sebep bulmak ihtiyacımızdan olsa gerek, “her olan bir şeyden sebeptir” deriz biz insanlar. Elbet öyledir, her şeyin bir sebebi vardır; ama bir görünen bir de görünmeyen sebebi…

Geçenlerde, bir akşam yemeğinden sonra göğsüme bir yumruk oturdu. Hani midenizde bir problem olur da göğsünüz sıkışır ve kalp krizi geçiriyor sanırsınız, işte öyle bir şey. Tabi ki midemden kaynaklandığını yıllar önce öğrenmiştim yani kalp krizi olmadığına emindim, panik yoktu. Ve hemen aklımdan şu kelimeler geçiverdi; “yediğim şu yemek dokundu”. Doğru dokunmuştu, yediğimi midem hazmetmemişti ama durup dururken değil.

Yıllar içinde insanın farkındalığı gelişiyor çok şükür. Düşündüm; midem yemeği hazmetmemişti, peki ruhum son günlerde olan neyi kabul edip de hazmetmek istemiyordu? Neyi sindiremiyordum?

Ruhsal olarak farkındalık geliştirmemiz gereken her şey, karşımıza zihnimiz ile anlamlandıracağımız bir sebep ile çıkıyor. Ruhen kabul etmediğimiz, sindiremediğimiz bir şey midemize dokunan bir yemekle kendini gösterebiliyor; bizi kızdıran, öfkelendiren, unutamadığımız geçmişe ait şeyler karaciğerimizi veya böbreğimizi etkileyebiliyor. Yani aslında bizim şöyle yaptım da böyle oldu dediğimiz o şöylelerin hepsi görünür sebepler ve arka planda olan kabule karşı direnişimiz, affedemediklerimiz, unutamadıklarımız, kızgınlıklarımız da görünmeyen gerçek sebepler.

Ben de işte o görünmeyen gerçek sebebi görmeye odaklandım. Zaten inanın çoğu zaman biliyorsunuz neyin sebep olduğunu. Sadece andan uzaklaşıp, herkesin ve her şeyin gereksiz bir tantananın içine bizi çekmelerine izin verdiğimizde farkındalık kaybolurken biz de akışın içinde kayboluyoruz. Bunu fark edebiliyorsak şanslıyız. Neyse ki uzun yıllar verdiğim çabalar sonucu artık fark edenlerden olmayı başarıyorum ve   böyle durumlarda derin bir nefes alıp, olanı kabul etmenin hafifliği ile bırakıyorum nefesimi. Farkındalığımızı tüm kalbimizi açarak kabule dönüştürdüğümüzde iyileşmenin de yarısı gerçekleşmiş oluyor. Sonrası ise eylem ve çaba elbette.

Peki ne oluyor da farkındalık sahibi bir insan olsak da, tüm bunları bilsek de, zaman içinde yine benzer durumlar yaşayabiliyoruz? Neden hep aynı frekansta, hep aynı neşe ve huzur ortamında, hep aynı dinginlikte kalamıyoruz? Niye sağlığımız ara ara bozuluyor, niye işlerimiz arada sırada da olsa rast gitmiyor?

Kim bilir belki hayat şu anda bize, bizi kendimizden, merkezimizden, özümüzden uzaklaştıran bir şeyler ile iç içe olduğumuzu hatırlatıyordur. Olumlu ve güzel şeyleri fark etmek için, olumsuz ve kötü dediğimiz şeyleri tanımalıyız ki onun dışında olan her şeyin güzelliğinin farkına varalım. Kalbimiz hep açık kalamaz, kapanmak zorunda, ellerimiz hep açık duramaz, kapamamız da gerekir; nefesi sadece alamayız, vermemiz de gerek, ağlamazsak gülmenin keyfini süremeyiz bu yüzden de bizi ağlatacak şeylerin olması kadar doğal bir şey olamaz. İşte bu yüzden ara ara frekanslarımız bozulabiliyor, hasta olabiliyoruz, mutsuz hissedebiliyoruz ve farkındalığımızı kaybedebiliyoruz.

Yoksa inanın ne gülmenin, ne mutlu olmanın, ne sağlıklı olmanın, ne sevmenin ne de aşkın ne olduğunun farkına varıp doya doya yaşayamazdık her şeyi. Bir şeyler ters gidiyorsa hayatımızda (ki bunun adının ters olması yine tamamen bizden sebeptir çünkü evrensel düzlemde sadece ol’an vardır) tek sebep güzelliklerin farkına varmamız ve onların kıymetini bilmemiz içindir.

Göğsüme oturan o yumruk, neleri görmezden geldiğimi ve frekansımı bozan şeyleri hazmedemediğimi gösterdi bana. Sonra da frekansım bozulduğunda bana neler olduğunu fark ettim ve ritimde, dengede, huzurda olmanın ne kadar kıymetli olduğunu hatırladım. Ayrıca durumu iyileştirebilmemi kolaylaştıracak mucize yol arkadaşlarına sahiptim. Etrafımda ne kadar güzel şey olduğunun ve benim ritmimde bir bozukluk olduğunda olanın ben bu güzellikleri unuttuğumda olduğunu bir kez daha öğrendim.

Tekrar unutur muyum? İnsanım, elbet unutabilirim ama yine insanım ki hatırlamayı seçip hiç unutmayabilirim de.

Ol’ana aşk olsun…

SİTEDE ARA

Go to top