Işığı açtığımda saate bakmak çok sonra aklıma gelmişti.

Bazen kalem uyanır ve o uyandığı zaman kelimeleri kusmaktan başka çare kalmaz. Tam o anki haldeydim. Gece dilim mideme dayanmış ne varsa kusmak için ayağa kalkmıştı sanki. Yazı bittiği zaman gecenin dördü olduğunu fark ettim. Oysaki kalemim için çoktan ışık açılmış sabah olmuştu…

Çoğu zaman geceyi bir dinlenme vakti olarak düşünür ve anlatırsınız; oysa gerçekte gece bir arayış ve buluş vaktidir.

Aramış ve bulmuş muydum?

Geceye karışmıştım artık…

Bir nevi seyahatin içindeydim.

Delice bir his bu. Kesinlikle bir kaba, kalıba sığmıyor… Arıyor arıyor ve labirenti döndükçe kanının daha hızlı aktığını, yaşam hücrelerinin hepsinin nefes aldığını hissedebiliyorsun…

Bu hissi severek ve bedenimde hissederek ilerlemekte belki beni geceye itmişti bilmiyorum. Daha sonra kendime dönerim nasıl olsa dedim. Gece durdurulabilir uykuyla, en azından uyku diye bir şey var. Kendimizi bir süreliğine terk ediş seyahati sanki, değil mi? Kendime bunu sorarken, artık gecedeydim…

Neyin beni orada tuttuğunu, yazının geldiği zaman beni sımsıkı saracağını biliyordum.

Korkuyor muydum yazmak için?

Hayır, çünkü;

Neyden korktuğumu biliyorum, ama neyin arayışı içerisinde olduğumu bilmiyorum.

Montaigne'nin bu sözleri kafamın içinde canlanıp durdu.

“Ruhum sürekli bir arayış ve oluş içinde… Korktuğum şeyin yazmaktan kaçtığım her anın, aslında beni büyütmek için, daha çok sen ol! Hadi.” dediği anların ta kendisiydi.

Bir odanın içinde yüzüme vuran sokak lambasında o odada minicik bir varlık iken nasıl olurda odaya sığmaz halde olduğuma anlam veremeden hala gecenin içinde idim…

Yaşam da tam olarak bu değil mi? Her gün, her an, her saniye, aldığımız nefesi tazelediğimiz her an, yaşam arayışının içindeyiz. Gece bizi uyutmayan, “hadi kalk yaz” diyen kalem de arayışın en büyük ışığı değil midir?

Bunun için yazarız, bunun için çizeriz; melodiler, müzikler, resimler, var olan her şey arayışın içinden kopup gelen, sanat dediğimiz var oluşun en özüne dalan ve daldıkça kıyıya vuran her şeyi bize sunan arayış değil midir?

İçine bakarsın, aklının en derinlerinden gelen renk, yolda olduğun herhangi bir an sunmaz mı müziği? Ya da resimleri? Düşünürken, dalarken, konuşurken, yaratımın içinde olduğumuz her an..

Anlamı olsun ya da olmasın.

O kıyıda kalırsın zihninle…

Adım at hadi adım at diye bağıran gecenin içinde kayboldukça kayboldum…

Anlam arayışında ilk adım, kritik ve can alıcı soruları sorabilmek.

İkinci adım ise, soruların yanıtını aramaktır. Sanata ulaşmak, soru sorma sorgulama cesareti barındırmasıdır tam anlamı ile. Sordum!

Var olduğum her an, aklımdaki resme ulaştığım anın varoluşu var bende. Bir sabah ya da gece, uyandığım an o resmin tam olarak merkezinde olacağım. Belki bir balkon, belki bir gece manzarası, belki şehrin ışıkları altında o büyülü resmin içinde var olmanın ve aramanın tam ulaşılmışlık hissi ile var olduğumu anlamanın tek yolu belki buydu diyeceğim.

Ya da arayışım devam edecek. Bilmiyorum…

Ama bu histe güzel onu biliyorum. Bir şehrin, bir düşün, bir kentin tam ortasında bulacağım o rengi. Arayışım ışıklar içinde devam edecek ben son bulduğunu zannederken, akış hep sürecek.

Biliyorum o anı… Yaşayabiliyorum.

İnsanın bazen sesleri de gülümsüyor orada, tam orada.

Çünkü sadece bir şeyler içimize sindiği zaman kalbimize de iyi gelir.

İçime sinen kalemime… Kalbimden mideme vuran her kelimeye…

Saygıyla…

SİTEDE ARA

Go to top