Uzun yıllardır imtina ettiğim bir döngünün içindeyim bir süredir. İstanbul’da ofis hayatı ve iki yaka arasında gidiş gelişler…

Metro, Metrobüs, Marmaray üçgeninde daralmalar, gişe geçişlerinde kayboluşlar, hoyrat kalabalığın içindeki yalnızlıklar… Fakat * “Seyahatler çekiyor içim…” Bu gidiş gelişler yetmiyor bana, son durağı olmayan bir istikamet belirlemek istiyorum. Yola çıkmam gerek, iyi ya da kötü bir menzile ulaşmak, kaderi yenemesem de ondan kaçmaya çalışmak. Özgürlüğü yeniden elde etmek için bir yola gitmem gerek; o yoldan dönüş olduğunu bilsem de ya da Ödipus gibi bilmesem de.

** “Ey içim bu yolculuk nereye, yine bir şehrin ölümünü başlatır gibisin…”

Yol, yolcu, yolculuk! Dünya ise bu yolculuğun bir aşaması. Var olmak, yaşamak, ölüm, tekrar dirilme, hepsi bir yolculuktur. İnsanın yolculuğu hiçbir zaman bitmez sadece yenisiyle yer değiştirir. Bazen bir şeye doğrudur bu yolculuk, bazen bir şeyden olur, bazen de bir şey için. Yunus’a göre Hakk’ı içinde arama, İbn-i Arabî’ye göre ilahi isimler arasında intikal yani Maksad’a Tanrı’ya yolculuk. İnsan her daim yolcu!

Tanrı'daki bu yolculuk belirli bir noktada tersine döner. Bu dönüş, insanın yeni bir bilinçle kendini inşası diye anlatılır. Bunu başka bir şekilde ifade etmek istersek, yolculuk insanı "insan” dan alır, yerine yeni bir insan koyar. İnsanın kendinden alınmasına "fena", yerine yeninin konmasına ise "beka" denir tasavvufta. Beka, insanın Tanrı'ya yolculuğunun yön değiştirmesiyle "kendine yolculuğa" dönmesi demektir. 

*** “Herkes gönlünce bir yol arıyor kendine. Ama bir gün, bir ses haykıracak göklerden “Herkesin yolu kendine varır, arama başka yerde.”

Buradan çıkan sonuç: İnsan, yine yolcu, yine yolcu! Hepimiz sürekli yolcuyuz! Asıl olan gitmek, gidebilmek, bu bitimsiz yolculuk!..

Vakitlerden bir vakit yine yollar çekmişti içim. “Evvel refik, sümme’t tarik” demiş eskiler. Yani önce yol arkadaşı sonra yol. Bana da bir yol arkadaşı lazımdı işte. Korkularımla yüzleşmemde beni destekleyecek, elim, kolum, kulağım, gözüm olacak. Yol arkadaşım öteki “ben”di; benliğim, hayallerim, beklentilerim, endişelerim, geçmişim, geleceğim ve en önemlisi şu “an” dı. Yapmak isteyip de yapamadıklarımı kattım yanıma, kaçmak isteyip de kaçamadıklarımı. Kendimden kendime giden bir yolcuydum artık.

Peşime düştükçe dünya kaçmıştı benden, şimdi ben kaçıyordum dünyadan. Bir trende buldum kendimi. Uzun zaman olmuştu trene binmeyeli, bir süredir istiyordum bu sıra sıra dizilmiş odaların, raylarda çıkardığı tıngır mıngır melodilerin üzerine düştüğü canlı görüntülere tanıklık etmeyi. Tüm koltuklar birer birer buldu sahibini. Kondüktör düdüğünü çaldı. Ve tren bir orkestra gibi zaman zaman ritmik zaman zaman melodik seslerle yolculuğuna başladı.

Gardan uzaklaşıp el sallayan insanları geride bıraktıkça ben de kendimi yoran, kıran, umutlandıran, düşüren her şeyini ardımda bırakıyordum. Sırayla geçerken eski, yeni, harap, yıkık dökük, bakımlı; binalar, bahçeler, boş araziler film şeridi gibi pencerenin ardından; sanki bir sergiyi geziyordum. Antik Yunan heykelleri, Rönesans tabloları, eski mezar taşları, tanıdık simalar, şairler, filozoflar, savaşlar, filmlerden sahneler, görülmüş ve görülecek rüyalar… Varlık, yokluk, yabancılık, aidiyetsizlik, sevmek, sevilmemek, sevmeyi becerememek… Hepsi birer birer ölüyor ve tekrar yeniden doğuyordu zihnimde. Tren değil de zaman yolculuğuydu sanki. Mekânlar arası geçişle zamansal sıçrama, tarihe tanıklık…

Yol veren uçsuz bucaksız geniş ovalardan, tepelerindeki beyaz takkeleriyle selamlayan dağların önünden geçerken, gece yanıma kattığım diğer yol arkadaşım “Ay” yerini “Güneş” e bıraktı sabah saatlerinde Konya’ya adım atarken. Şems-i Tebrizi’nin ışığıydı o sanki ve ona ulaşmayı bekliyordum sabırsızlıkla. Gözüm kamaştı. Ay benim peşindeydi, ben ise Güneş’in her zaman. Güneş’in kızı demiştim ya kendime. İşte o da beni karşılıyordu.

Oradaydım en nihayet; Aşk’ın merkezi, yeryüzünün kalbi, insanlığın rahmet bahçesi Kıble-i Aşikan. Sessiz ve sözsüz lisanın, ezeli gönül aşinası olan ariflerin, hakiki âşıkların cenneti. Cabilka’dan girmiştim sanki. Peki Cabilsa’dan çıkabilir miydim sonunda bir düşün peşinden düştüğüm bu yolda. O düş ne miydi? Tabii ki “agâh olmak”, “Fena’dan Beka’ya ulaşmak” bu oyun alanında. “Aşk olsun” dedi bana evliyalar şehri, mihmanıydım artık dervişlerin. Biraz cümbüşlendim, biraz vahdete yattım sonra çıktım Erenlerin huzuruna. Hamuşanların sessizliğinde sustum bütün kelimelerimi. Ne anlatmak ne anlaşılmak kaygısındaydım. Ne iyi ne kötü, ne güzel ne çirkin, ne hastalık ne de sağlık vardı artık orada. Sadece sessizlik, som bir sessizlikti bütün duyduğum. Ben uykudaydım, hamuşanda yatanlar uyanık. Dünü dünde bırakıp geleceğe gözlerimi kapadım.

Yalnızca ben vardım o kubbenin altında sanki. Çünkü “Hiç”tim ve “Yok”tum, varlığım mutlaktı. Kapıdan içeri girerken çokluklar yokluklara dönüştü, eşikte bıraktım biriktirdiklerimi. Bir kör kadar işitiyor, bir sağır kadar duyuyordum artık. İçim oyuktu Mevlâna ve Şems’in karşısında. Dipsiz bir boşluktu tüm benliğimi saran, kendi içimdeki boşlukta dönerek düşüyordum, sema eder gibi düşüyordum. Durdu zaman, durdu dünya; başladı hayalin derinliklerinde asıl yolculuk. Düşerken; türbenin duvarlarında aşkın, musikinin, şiirin, aydınlığın, hiçliğin akislerini görüyordum bir yandan. Sonra “Bişnev” dedim başladım dinlemeye semadaki sessizliği.

“Bir yol varsa hakikate varan, bir yolcu lazım kendini arayan; bir hancı varsa yolcuları ağırlayan, bir “AŞK” lazım yola koyduran…” (Mevlâna)

*Sait Faik Abasıyanık

**Cahit Zarifoğlu

***Ömer Hayyam

SİTEDE ARA

Go to top