Benimki bir kaçış hikayesiydi. İçinde bulunduğum durumlardan ve bir şekilde hoşnut olmadığım hayatımdan ya da kendimle ilgili sevmediğim her ne varsa hepsinden sırt çantamı alıp gidince kaçabileceğimi, peşimi bırakacaklarını ve bambaşka bir ben olacağımı sanıyordum.

 

Sırt çantası kapının eşiğinde, kedimize baktıkça gözüm doluyor, evin içinde annem babam konuştukça ben küçülüp küçücük kalıp ortadan kaybolmak istiyorum... Kaçamayacağım, aksine peşime takılan yeni bir problemim olduğunu anlıyorum, özlüyorum. Dizim sızlıyor; sonraki günler de dizimin her zor durumda kaldığımda nasıl sızladığını anlamaya başlıyorum.

Gözlerim pasaport kontrolünü geçer geçmez dolmaya başladı bile... Uçağa bindiğimde de ağlıyorum. Yok artık! Sanki zorla gidiyorum! İçten içe uçaktan indiğim anda hokus pokusun yaşanacağına inandırmaya çalışıyorum kendimi. Hava alanından çıkacağım ve o çok meşhur "shanti shanti" ortam beni içine çekecek; herkes rengarenk, her yer huzur dolu, ben hep gülüyorum, dizimin ağrısı geçmiş, serçe gibi hafif bir şekilde kendimi ellerim üzerine bırakıp o bir türlü yapamadığım el duruşuna bir çırpıda kalkmışım, aman tanrım bacak kaslarım da hemen esner mi ya esnemiş inanır mısınız, adeta en esnek instagram yoginisinden daha esneğim! O işler öyle olmuyormuş, bunu söylememe gerek yok sanırım.

Sanki bir cesaret örneği gibi görünen her şeyi bırakıp gidişim aslında gitmeden hiçbir şey bırakamayışımdı... Yani ne kendime ne de sürekli kendimi sorumlu hissettiğim "diğerlerine" "Bu işi artık sevmiyorum, beni mutsuz ediyor. Artık hayatımda sadece yoga olmasını istiyorum." diyemediğim, demeye cesaret edemediğim için "Ben gidiyorum." demeyi seçmiştim. Aslında işime veda etmek değil de en zoru işimle birlikte vazgeçmem gereken alışkanlıklarım ve beyaz yakalı lükslerimdi. Hiçbir zaman nereye gittiğini anlamadığım ama onsuz yapamayacağıma inandığım maaşım, telefonumdaki sınırsız internet paketim, hayatımın tatsızlığını tatlandırdığını sandığım dandik kahveler, mutsuzluğumu taçlandırdığım absürt paralara yediğim yemekler ve her şeyden önemlisi sadece para harcayarak ve tüketerek var olduğum anlar...

Hindistan'da ilk 20 gün; zihnimde gidip gelen "Şimdi resmen işsizim" düşüncesi ve beraberinde yüzleşmem gereken "yokluklar” ve tüm bunların karnımda yarattığı huzursuz heyecan... Şanslıydım çünkü bu ilk 20 günde harika iki hocadan yoga eğitimi alıyordum. Eğitimin sonlarına doğruydu sanırım, Rajiv dedi ki "Nasıl bir fotoğraf makinesinin çekebileceği fotoğraf ekipmana göre değişiyorsa, bizim ekipmanımız da zihnimiz." Bu cümlesi hiç unutmayacağım bir örnek olarak içime yer etti. Zihnimi çaresizliklerle beslersem kendimi sürekli çaresizliklere sürükleyeceğimi ve kendi kendime yarattığım mutsuzluk için hayatı suçlayıp içinden çıkılmaz bir çukurun en dibinde debeleneceğimi fark ettim.

Gittim ve geldim işte. Hem de hiç tahmin etmediğim derecede gelmek isteyerek geldim. Kendimden emin ve ne yapmak istediğimi bilerek, göze alarak.

"Nasıldı? E hadi anlat!" diyenlere ilk bir kaç saniye boş boş baktığımın farkındayım. Her anından inanılmaz keyif aldığım 5 ayım aslında herhangi bir gün gibiydi işte... Sadece ben her günümün öylesine güzel olabileceğini gitmeden önce bilmiyordum.

Gitmeden önceki sancılı günlerin, gittiğimde yaşadığım her sıkıntılı anın, döndüğümde dert ettiğim her şeyin yani aslında hayatımın en değerli bu değişim günlerinin bana yadigarı olarak sol dizimin sızısı kaldı. Her sızladığında gülümsemem gerektiğini öğreniyorum şu günlerde. Her sızladığında kararımı, kaçışımı ya da cesaretimi, en güzel günlerimi yaşadığım Hindistan'ı ve hayatıma giren güzel insanları hatırlayacağım.

Namaste!

SİTEDE ARA

Go to top