“Biraz bekleme zamanı

İçine dönüp birikenleri atmak zamanı

Kirlenmiş çamaşırları atmak gibi sepete

Yenisini giyememek gibi pat diye

Biraz çıplak ayak

Biraz arsızca gezinmek

Biraz sorumsuz kollarım düşük yanıma

Belki denizi dinlemek sağırcasına

Hiç duymadığım konuşmaları dinlemek

Biraz çekilme zamanı

Gözünü kapatıp içini duyma zamanı”

……………………………………………………………………………………………………………………………………………………………

Ne güzel söylüyor Birsen Tezer; Biraz çıplak ayak, Biraz arsızca gezinmek, Biraz sorumsuz kollarım düşük yanıma… Sade olmak… Özgürce…

 

Çok var; biriktirdiklerim, içimdeki o dipsiz kuyuya attıklarım, ifade edemediklerim kimselere anlatmadıklarım… Çok var; kirli çamaşırlarım, hiç çıkarıp atmadıklarım, biraz da çıkarmaya korktuklarım…

Hep sakin bir insan olarak tanındım ben; çok sesi çıkmayan, halinden memnun, uyumlu, hanımefendi… Ne güzel, ne cici geliyor kulağa ama biraz da gerçek dışı değil mi? Bir insanın hep öyle olması mümkün mü? Bence değil.

Hani derler ya asıl sessiz olandan korkacaksın diye, aynen o misal… Durur durur, dışına değil ama içine patlar bu insanlar… Dışına patlamaya cesareti yoktur belki de… Ben de böyleyim. Küçükken güzel güzel dışıma da patlardım aslında ama sonradan kalıplara soktum kendimi, eskisi gibi patlayamaz oldum. Patlamaktan anlatmak istediğim kavga etmek değil aslında; doğrudan ifade etmek. Kızdın mı kız! Kırıldın mı kırıl!  Kıskandın mı kıskan! Ya tüm bu duyguları yaşa ya da hiç yaşama, yeter ki baskılama! Kötü gibi gözüken bu duygular yaşatıyor beni ama ben bunları yaşayamayıp bastırdıkça, içimde birikiyor; 1 damla, 5 damla, 10 damla… Derken göl oluyor. Nehir falan değil ama göl! Olduğu gibi duruyor içimde, akamıyor ve durdukça kirleniyor, her geçen gün biraz daha bulanıyor.  Zaman geçtikçe o bulanıklık artık içimi görmemi engelliyor ve zarar vermeye başlıyor. Bunun içinde o damlalardan göl değil; bir nehir, bir akarsu yapmam gerekiyor. Akmasına izin vermem… Öfkeli misin? O zaman öfkeli ol! Üzgün müsün? O zaman üzgün ol!..

Neden utanıyoruz, neden utanıyorum bu duyguları yaşamaktan anlayamıyorum. En az gülmek kadar normal değil mi ağlamak?.. Ve en az gülmek kadar güzel değil mi?.. Of bence ağlamak çok güzel şey! Neyse ki onu çekinmeden ifade edebiliyorum artık. Peki ya öfke, o benim kanayan yaram sanırım… Birine kızdım, sinir oldum pat diye söyleyeceğime neyse kızma, şu bu,  bıdı bıdı… İçimde bir şeyler konuşup duruyor ve beni de durduruyor. Cesaret edemiyorum, kendimi bastırıyorum sonra oldu mu koca bir göl! Halbuki söylesem, paylaşsam, o taş kalkacak ve göl akmaya başlayacak, dönüşecek, akarsu olacak…

Bugün bunları yazıyorsam eğer; şimdi içime dönme zamanı; içime dönüp birikenleri atma zamanı. Clarissa’nın kitabında yazdığı gibi “Ruhsal-Arkeolojik kazı” yapmak yani… Ve arkeolojik kazıya öyle kazma kürekle girilmez; sanki ince ilmekler dokurcasına büyük bir özenle temizlemek gerekir, büyük bir sabırla vakit harcamak. Çok deşmeden, zarar vermeden, yeni yaralar açmadan var olanları özgür bırakmak, dönüşmesine izin vermek. Sonra bir dönüştü mü o birikenler, bir akmaya başladı mı; tüm içim, tüm için temizlenir. Göl, akarsuya dönüşür, akar akar koca bir denize… Ve sonrasında çekilme zamanı, gözünü dışarıya değil de içeriye açıp; içini duyma zamanı. Belki denizi dinlemek;  o içindeki denizi ve orada daha önce hiç duymadığın konuşmaları dinlemek… Kabuğundan gelen kalp seslerini…


 

SİTEDE ARA

Go to top