“Işin içinde periler olduğuna inanmadan da bir bahçenin güzel olduğunu göremez miydi insan?“

Otostopçunun Galaksi Rehberi, Douglas Adams

Bir yoga öğrencisine en temelde öğretilen şey bana hep, varolan duygunun içinde kalabilme yetisi gibi gelmiştir. Kendi zihnine izleyici olabilmek. Duygularının, düşüncelerinin akışkanlığına müdahale etmemek. Ve böylece onların gelip geçtiğini, zaten kişi tutunmadıkça her şeyin gelip geçeceğini görmesine yardımcı olmak.

Hep şöyle denir: “Kızgın mısın? Sen kızgınlığın değilsin.”, “Mutlu musun? Sen mutluluğun değilsin.” “Üzgün müsün? Sen üzüntün değilsin.” Geçenlerde okuduğum bir söyleşide de benzer bir cümle geçiyordu: “Ruh hallerimizin birbirine inancı yoktur.” Değişim, insanın en direndiği, en kontrol altına almaya çalıştığı, en korktuğu gerçeklerden biri hayata dair…İronik biçimde, değişmez sandığı şeylerden de ölesiye sıkılan ve değiştiremeyeceği şeylerle mücadele etmeye bayılan bir canlı insanoğlu. Değişime direnmenin de, değişimden korkmanın da, değiştirilemez görünen şeylerle mücadele etmenin de bir değeri, temel bir işlevi olmalı o halde yaşamlarımız için. Aksi halde, topyekün tüm insanlık bu kadar benzer şeyleri tekrarlayıp duruyor olmazdı. Evrim bir şekilde tarihin bir noktasında bunu çözerdi.

Hayatın, sevinçlerin, üzüntülerin, moleküllerin, atomların, bedenin, aşkın, her şeyin gelip geçiciliğini sindirmek çok güçlü bir mide ister. Veya kalp, Hatta bağırsak. Kısacası, sağlam bir bünye. Bize bu geçiciliği bilerek yaşamayı öğütleyen tüm öğretilere rağmen, yıllarımızı inzivada geçirsek dahi, bunu kabullenmek çok kolay değil. Belki de mümkün değil. Belki mümkün ama Mars’ta. Veya kim bilir galaksinin hangi köşesinde   :) 

Hal böyleyken, ne yapacağız? Yapabiliyor olduğumuzu yapıyoruz zaten diyeceğim. Yapamadığımızı da demek ki yapamıyoruz. Yani çok da dert etmemek en güzeli. Et-me-ye-bil-mek. Zaten asıl mesele de bu, diyeceğim. Ama mümkün mü?  Gözlerimizi galaksiye çeviriyoruz hemen…

-mış gibi yapma kültürü içinde yoğrulan bünyelerimiz, okuduğu her öğretiyi anında sindirdiğini, uyguladığı her pratiğin anında ustası olduğunu, bir kundalini meditasyonu sarhoşluğuyla guruluğa erdiğini, ayırdığı kısacık vakit içinde karşısındakini dibine kadar tanıyıverdiğini, kısacası merak duygusunu yitirdiğini farketmekte belki başka kültürlere göre daha fazla zorlanıyor. Ama bunun bedelleri de çok ağır oluyor. Hem topluma, hem tek tek her birimize. Yaşamlarımıza, arkadaşlıklarımıza, aşklarımıza…Oysa merak bittiğinde, arzu ve devinim bitiyor.  Hayat belki akmaya devam ediyor ama sizin için durağanlaşıyor. Yani sizin için bir şeyler aslında ölüyor. Sonra bunun telaşıyla hemen başka yeni meraklara, anlık hazlara doğru devam ediliyor. Belki zamanın ruhu da bunu istiyor. Zamanın ruhu, ruhunuzdan her zaman bir şeyler ister :) Vermediğinizde, kitleden dışlandığınızı hissedebilirsiniz. Verdiğinizde ise, kendinizden bir şeyler yitirdiğinize dair belli belirsiz bir his içinizi kemirir. 

Ben şu an üzgünüm, kızgınım ve kırgınım. İçimde bir şey, bu duyguların ben olmadığımı biliyor. Çünkü ne kadar üzgün olsam da, birazdan komik bir şeye güleceğim. Akşam soğukta üşüyeceğim, evime gittiğimde huzurlu hissedeceğim. Yani kendimi “üzgün” olarak tanımlarsam, bu sadece benim kafamda bir kalıp olarak komik bir şakaya, soğuk sokağa, huzurlu bir eve taşınacak. Halbuki şu an içimde gayet dalga geçebilen bir kız da var. Hatta şu an kendisiyle dalga geçiyor. O halde hep birlikte var olamaz mıyız? Üzgün, kızgın, kırgın, komik ve dalgacı. Kendimizi ve başkalarını ve hayatın akışkanlığını dondurmaya, etiketlemeye, raflara yerleştirmeye kalkışmadan? Çözüm illa galaksi mi? :)

Gerçekten mi?

 

  

 

Go to top