Bu makale içeriğinde, “Hipersekre edici durumlar" tanımı ile mide suyunun aşırı salgılanmasıyla ve öncelikle hidroklorik asitle ilişkili bir grup hastalık ifade edilmektedir. Bu nedenle bu içerik anatomi ve fizyoloji konularını ele almamaktadır; gerekirse ilgili kaynaklara başvurmanızı öneririz.

Hidroklorik asit, sindirim sisteminin üst kısımlarındaki mukoza zarının bütünlüğüne zarar veren en önemli faktörlerden biridir.

Hipersekretuar durumlara aşağıdakileri atarız:

– Kronik hipersekretuar gastrit

– Mide ve duodenumun peptik ülseri (DPÜ)

– Gastroözofageal reflü hastalığı (GRH) veya reflü özofajit

Mide mukozasına hasarın ve diğer üst gastrointestinal sistem hasarının temelinde, koruma ve saldırganlık faktörlerin arasındaki dengesizlik yatmaktadır. Mide mukoza zarı sürekli olarak hidroklorik asit ve pepsine (midenin proteolitik enzimine) maruz kalmaktadır. Bu durumda, karmaşık bir koruma sisteminin varlığından dolayı normal mukozal hasar meydana gelmez.

Koruma faktörleri (bütünlüğün korunmasına ve mukoza normal fizyolojik durumuna katkıda bulunur):

Koruyucu mukoza-bikarbonat bariyeri: Çözünmez bir mukus tabakasından oluşan bir jel, bikarbonatlar (alkali reaksiyona sahip) ve su.

Jelin bileşenleri mide mukozası ile sentezlenir; koruyucu tabaka, midenin tüm iç yüzeyini kaplar, yaklaşık 0.6 mm’lik bir katman oluşturur, mukoza zarını kimyasal hasardan korur.

Mukus-bikarbonat bariyeri, nötr asitliği doğrudan hücre yüzeyinde tutmaya izin verir.

Yüzeysel epitelin aktif rejenerasyonu: Mukozaya zarar veren etkilere, hücrelerin onarım yeteneğine bağlıdır. Normalde, küçük yüzeysel mukozal defektlerin iyileşmesi çok hızlı bir şekilde gerçekleşir (20-30 dakika içinde).

Yerel dolaşımın durumu: Mukoza ve mukoza-bikarbonat bariyerinin sentezlenmesi için en uygun şart, yeterli kan kaynağıdır.

Prostaglandinlerin sentezi: Lokal hormon benzeri biyolojik olarak aktif maddeler, mukus hücrelerinin normal olarak çalışması sayesinde, bazı tıbbi maddeler (aspirin ve diğer non-steroidal anti-inflamatuar ilaçlar) prostaglandinlerin sentezini bozabilir ve böylece mukozanın enflamatuar lezyonlarını provoke edebilir.

Agresif faktörler (mukozal hasara katkıda bulunanlar): Hidroklorik asitin hiper üretimi ve pepsin. Çoğu hipersekretuar durum için, eski Schwartz kuralı geçerlidir: ‘’Asit yok – ülser yok” (daha sık bu ifade duodenal ülser için onaylanmıştır). Vagus siniri uyarıcısının etkisi altında hidroklorik asit sekresyonunda bir artış olur ve yerel hormonal etkilerin bir sonucu olarak parasempatik sistemin aktivitesinin azaltılması, mide suyunun asitliğindeki azalmaya yol açar.

Mide ve duodenumun hareketliliğinin bozukluğu: Pilorik kapanma fonksiyonu yetersiz ise (Mide ve duodenum arasında sfinkter) duodenumdaki basınç arttığında duodenumun içeriği mideye atılır (pankreas suyu ve safradan oluşan). Pankreatik* enzimler ve safranın mide mukozası üzerinde toksik etkisi var ve reflü gastritinin oluşumuna ve gelecekte de mide ülserlerinin oluşmasında katkıda bulunur. Diğer bir motor bozukluk varyantı duodenumda asidik mide içeriğinin hızlandırılması ile ilişkilidir, bu da duodenal mukozaya zarar verir.

Helicobacter pylori (HP) enfeksiyonu: Son yıllarda, peptik ülserin gelişiminde bu mikroorganizmaya önem veriliyor; başarılı bir antibakteriyel tedavi uygulandıktan sonra hastalığın nüksleri sadece hastaların% 10-15’inde görülür. Bazı insanlar genetik olarak HP’ye duyarlı değildir ve bu özellik kalıtsaldır. Ve HP, hipersekretuvar durumların gelişiminde tek faktör olmasa da, onun rolü kesindir. Bu bakterinin midenin epitelyumu üzerinde doğrudan toksik etkisi var, inflamasyon süreçlerini uyarır, hidroklorik asitin sekresyonunu arttırır.

Tıbbi zararlı faktörler: Aspirin ve diğer steroid olmayan anti-inflamatuar ilaçlar, glukokortikoidler.

Koruma ve saldırganlık faktörleri arasındaki dengenin ihlali inflamasyonun gelişmesine, mukozada hasara, erozyon ve ülseratif defekt oluşumuna yol açar.

Alkol ve sigara içmek, kronik ve akut psiko-duygusal stres de buna katkıda bulunurlar. Bu faktörlerin rolü bugün açıkça kanıtlanmamıştır, ancak diğer saldırganlık faktörleriyle birlikte, görünüşe göre, provokatif bir etkiye de sahip olabilirler. Ayrıca, kalıtsal yatkınlık şüphesiz önemlidir. Sıfır kan grubunun varlığı, peptik ülser riskini diğer gruplara kıyasla% 35 oranında artırır. Aynı zamanda, yapının astenik tipidir, önemlidir.

Hipersekretuvar durumların başarılı tedavisi için çok önemli bir durum, dietoterapidir. Önemli olan besin alımıdır. Gıda düzenli aralıklarla fraksiyonel, sık ve aynı zamanda olmalıdır. Yiyecek alımı, açlığın başlamasından önce olmalı. Gıda termal ısıl olarak korunmalıdır (çok sıcak olmamalıdır). Çünkü ısı ve yanma iltihaplanmayı yoğunlaştıracaktır ve çok soğuk olmamalıdır, çünkü kimyasal olarak (acılı, tuzlu, ekşi) ve mekanik olarak (mukozayı mekanik olarak tahriş edebilecek ürünler galeta ve lif, bisküvi, tohumlar, vs.) bu vazospazmı ve mikrosirkülasyon bozukluklarını arttıracaktır. Hipersekretuar durumlarda yoga uygulaması yardımcı bir yöntemdir ve çoğu yapılmaması gereken teknikler ve duruşlar ilkesi üzerine kurulmuştur.

Ders programındn mide salgısını uyaran teknikleri yapmamak gereklidir:

– Karın manipülasyonu: Uddiyana-bandha, agnisara-dhauti-kriya, nauli

– Karın boşluğu üzerinde yoğun mekanik etkiler: Mayurasana, “kapalı” tipi twistler (ardha-matsyendrasana, vb.)

– Karın boşluğunda basıncı arttıran teknikler: Navasana’nın varyantları, karın üzerinde bulunan sapmalar (dhanurasana)

– Vamana ve vastra-dhauti:  Araştırma çalışmalarında, bu prosedürleri uyguladıktan sonra üropepsin (mide salgı aktivitesinin bir belirteci) seviyesinde bir artış gösterdi

Yukarıdakilere ek olarak, “doğrudan” vejetatif eylemin solunum tekniklerinin uygulanmasında dikkatli olunmalıdır: Surya-bhedana (aktif uygulama ile psiko-duygusal arka planın dengesizleşmesine katkıda bulunabilir), chandra-bhedana (teorik olarak parasempatik tonus artışına katkıda bulunabilir). Bu tezis hala pratik deneyimin daha fazla araştırılmasına ve birikmesine ihtiyaç duyuyor. Ancak bundan önce, dile getirilen önlemlere uyulması arzu edilir.

Bu sınırlamalar göz önüne alındığında, uygulama periferik artiküler vyayami içerebilir, marjarasana kompleksi, terapötik surya-namaskar, asanaların ana bloğu, tam yogik nefes, nadi-shodhana, shavasana ve yoga-nidra.

Deneyimlere göre, akut aşamasında öncelikle kas gevşeme teknikleri verilmelidir. Bütün uygulama, yukarıdaki sınırlamalarla aşırı zorlamadan gerçekleştirilir. Bu sınırlamalar hastalığın alevlenmesi aşamasında geçerlidir, ya da dengesiz bir remisyonda yani, şiddetlenme eğiliminde olan; bu durumda mide salgısı ile ilgili tekniklerin stimülasyon bozulmasına neden olabilir.

Ancak, dayanıklı remisyon aşamasında, bu teknikler yavaş yavaş uygulamaya konulabilir, en yumuşak seçeneklerden başlayarak; gelecekte, normal sağlık durumu altında, yoga uygulaması kısıtlama olmaksızın gerçekleştirilebilir.

Gastro-özofageal reflü hastalığı: Asidik mide içerikleri normal döküm bir sonucu bir kimyasal yanma ve yemek borusu zarının inflamasyonuna neden olan bir durumdur.

Gastro özofageal reflü hastalığı: Ülser ve özofagusun yaralanması ile komplike olabilir, özofagus epitelinin metaplazisi (transformasyonu) ve özofagusun habis tümörlerinin gelişimi.

Mide içeriğinin atılması kalp sfinkterinin tonunda azalmayla (yemek borusu ve mide arasında), midenin dolması, karın boşluğunda basınç artışıyla ilişkili olabilir.

Diyet terapisinin prensipleri ve bu durumda uygulamanın inşası genel olarak hipersekretuar durumdakilere benzer. Bununla birlikte, Gastro-özofageal reflü hastalığı ile, ters asanalardaki sınırlamak gerekir (adho mukha svanasana gibi dahil olmak üzere ve uttanasana), vücudun ters pozisyonu gastrik içeriğin yemek borusuna aktarılmasına neden olup, durumu kötüleştirebilir.

 

Not: Sonuç olarak, yukarıdaki kavramın (bazı durumlarda, pratik deneyimle teyit edilmiştir) daha fazla iyileştirme ve düzeltme gerektirdiğine dikkat edilmelidir. Agnisara-dhauti ve kapalabhati gibi tekniklerin kullanımı bazen gastro-özofageal reflü hastalığında pozitif sonuç verir.

Dharmesh Kaswala et al (2013) araştırma çalışmalarında 62 yaşında bir erkek şiddetli gastroözofageal reflü hastalığını bildirdi, 6 ay boyunca standart farmakoterapiye (proton pompa inhibitörleri) dirençli yürütülen; bundan sonra düzenli yoga uygulaması eklendi, agnisara-dhauti-kriyu ve kapalabhati dahil (detaylı kompleks tarif edilmemiştir).

Farmakoterapi ve belirtilen yoga programı dahil 6 aylık bir kombine terapinin arka planı, D derecesinden A derecesine kadar yemek borusu durumunun iyileşmesi (Los Angeles sınıflamasına göre), asidin, semptomların şiddeti ve sıklığı önemli ölçüde azaldı. Araştırmacılar agnisara-dhauti ve kapalabhati tekniklerinin diyafram tonunu artırdığını ileri sürüyorlar (kendi içinde oldukça tartışmalı) ve böylece gastroözofageal reflü azalır. Bu tekniklerin vejetatif ton üzerindeki etkisi de tartışılmaktadır: Parasempatik tonustaki artış asitliği artırabilir; bu mantığa devam edersek, kapsüldeki sempatik etkileri, ters yönde gastrik sekresyonunu etkileyebilir ve asitliği azaltabilir. Ancak sempatik tonusu arttırmak (stresin bir tezahürü olarak), hipersekresyonun seyrini de olumsuz yönde etkileyebilir – ki bu da yaşamda yeterli örneklerdir. Buna ek olarak, tartışılan durumda, yoga uygulamasından bahsediyoruz, ki burada kapalabhati ve agnisara-dhauti sadece ayrı bileşenlerdi;

Bu durumda, genel olarak Yoga uygulamasının, özellikle Kapalabhati ve Agnisara tarafından değil, genel olarak olumlu bir etki yarattığı hükme bağlanmamıştır.

Gördüğünüz gibi, hala daha fazla araştırma ile elde edilebilecek cevaplar var.
 

* pankreatik – pankreas tarafından üretilen; pancreas (lat.) – pankreas.

**esophagus – (lat.) – özofagus, dolayısıyla burdan da hastalığın adı gelir.

 Çeviri: Ayman Sozakbayeva

Yazar: Artem Frolov

Kaynak: http://yogatherapia.ru

 

SİTEDE ARA

Go to top