İletişimle ilgili hatta bilinçli iletişimle ilgili bir eğitime gittim geçenlerde ve ilk gün öğrendiğim şey bizim yani kendini normal zanneden insanların kullandığı iletişim sadece ama sadece bir çöplük. Çünkü gerçekte söylediklerimizle aslında söylemek istediklerimiz arasında o kadar büyük bir boşluk var ki.

İstemiyoruz ama istiyorum diyoruz, birileri bizi kabul etsin diye.

Beğenmiyoruz ama beğendim diyoruz, birileri bizi sevsin diye.

İçimizden sevmiyoruz ama konuşurken seviyormuş gibi yapıyoruz, sevgiye ihtiyacımız var diye.

Hayatımız bu kadar stratejik olunca, o kadar yoga yapıp şifa teknikleriyle uğraştığımızda bile bizi bulan dengesiz durumlara da ayyy karma ya işte bitmiyor deyip geçiveriyoruz. Evet karma güzel bariyer kimse kurcalamaz içerde neler döndüğünü. Ama kendinden kaçamıyorsun işte, şöyle esaslı bir meditasyonla tüm masken düşüveriyor, en azından kendine. Bilinçaltın sana söylemeye başlıyor; buna gerçekten ihtiyacın var mı?

Bunu söylemeye gerçekten ihtiyacın var mı benim için bu eğitimin kilit sorusu oldu çünkü ben pek severim konuşmayı, iletişim kurmayı. Onu da neden bu kadar çok sevdiğimi (buradaki sevgi sevdiğini zannedip aslında bağımlısı olmak) öğrendim bu eğitimde. Küçük bir çocukken kendimi terkedilmiş hissettiren bir anımı hatırladım eğitime giderken uçakta ve eğitimde anlatılanları dinleyince benden bir tane daha klonlayıp kendime sarılmak geldi içimden. Neden bu kadar çaresizce konuşmaya, dinlemeye, anlamaya saldırdığımı öğrendim. Çünkü sessiz kalırsam terkedilirim hatta iletişim kurmazsam herkes gider, insanlar beni göremezler diye düşünüyordum. Bu yüzdendir ki iletişimin her yolunu denedim küçüklüğümden beri, daktilonun nesli tükendiği bir dönemde doğmuş olsam da bir yerlerden bulup alıp ergenlik yıllarımda evde yazılar yazmaya çalışmamdan tut da takip eden yıllarda yerel bir televizyonda sunuculuk yapmaya, işaret dili eğitmenliğine gitmeme kadar. Hani olur da ağzım susarsa ellerim konuşsun, sahnelerde boy gösterip meşhur olayım diye değil tabii bunların hepsinin çok ulvi sebepleri de var saatlerce anlatabileceğim. Aslında hepsi uydurduğum güçlü stratejiler. Yaralarımız ne kadar derindeyse stratejilerimiz de bir o kadar güçlü oluyor. Düşününce anlayabiliyorum bu travmayı neden 30 yıl gömmüşüm, unutmak istemişim. Ego sizi hayatta sağlam tutabilmek için yaranızı bazen saklayıp, bazen unutturup, bazen değiştirip ordan bir motivasyon türettiriyor size. Farketmeden başarılı bile olabiliyorsunuz hayatta bu yara sayesinde, tabii yanında bolca çuvallamalar da bonus.

İtiraf ediyorum yogaya başlarken en içimi şişiren şey meditasyonken geçen seneden beri en severek verdiğim derslerden biri meditasyon ve nefes derslerim oldu çünkü bu dersin içinde ihtiyacım olan bir şey var. Belki de hepimizin ihtiyacı olan şey. Nefesinle başbaşa kalabilmek, yalnızlığın daimi olduğunu ve bu yalnızlığında bütünü içimde hissedebileceğini farkedebilmek. Tabii bu farkındalıklar öyle her zaman süper alımlı kıyafetlerle, deniz kenarında, dimdik bir omurga ve gülümseyen suratlarla yapılan meditasyonlarla gelmeyebiliyor. Bazen bir bakıyorsun uzun uzun meditasyonda gelen giden yok ama öylesine yolda yürürken çat diye açılıveriyor kapılar. Bu da meditasyonun sonuçlarından olabilir ama herşeyin etkisini yaptığımız anda bekleyen zihnimize ters bu durumlar sonuçta.

Ne diyordum işte böyle mecralara da bulaşıyorum ki konuşayım, sesimi duyurayım, anlatayım da herkes beni görsün. Şaka tabii artık yaramı bastırmaya çalıştığımdan yazmıyorum. Yazıyorum ki deneyimler deneyimleri aydınlatsın, yaratsın, genişleyebilelim birlikte. Çünkü aslında zaten içinizde olan hiçbirşeyden kaçamazsınız, onu bastıramazsınız. Bu konuyu çok güzel anlatan bir kitap önermek istiyorum. Kitabın adı ‘Kendiniz Olmanızı Engelleyen 5 Yara’, yazarın adı Lise Bourbeau.

Unutmamak gereken; konuşmak ve söylemek arasında bir fark var ve aklına gelen her şeyi söylemek konuşmak değil sadece düşüncelerinde kaybolmak. Bir Yogi Bhajan sözüyle kapatmak isterim yazımı bu konuyu özetleyen;

‘Sözlerinle yüzüyor musun, yoksa batıyor musun?’

 

SİTEDE ARA

Go to top