Hayat tam da "öldük" dediğimiz anda karşımıza ne de güzel fırsatlar çıkarıyor değil mi?

Nedenini düşündük mü acaba, diye sordum kendime. Neden "öldük" diyene kadar bekler? Bu mucizelerle dolu hayat, bize daha önceden merhamet etmez de son nefesimizde "haydi kalk" diye elimizden tutar?

Çünkü biz son nefese kadar her şeyi kendimizin başardığını düşünürüz. Son nefese kadar "ben yaparım, ben yaptım, bunu da yaparım" diye kendimizi ya da daha doğru bir tabirle 'kırılan egomuzu' onarmaya ve gazlamaya çalışırız.

Peki ne olur?

Biz kendimizi gazladıkça hayat tersini kanıtlar. Biz yaparım dedikçe hayat yaptırmaz. Bir şekilde tüm yollar birer birer kesilir, elimizdeki imkanlar azalır. Gün geçtikçe daha dibe batarız. Ta ki o gün gelip de her şeyi kaybedene kadar.

Her şeyi kaybetmişizdir artık ve kaybedecek bir şeyi kalmamış insanın iki seçeneği vardır. Ya isyan eder herkese ve her şeye, yolunu tamamen kaybeder ya da tövbe eder, ilahına teslim olur, kendine çeki düzen verip hayat yoluna geri koyulur.

Hayatta gri yoktur ya heptir ya hiç. Ne karar alırsak alalım, sonunda hep iki kapılı bir koridora çıkar yolumuz. Sağ sol, iyi kötü, güzel çirkin, doğru yanlış, o ya da bu. Yani hayat bizi öyle bir noktaya getirir ki, bir tarafı seçmek zorunda kalırız. Daha fazla ertelemeye ya da süründürmeye izin vermez. Ya gerçekten isyan bayrağını kaldırırız ya da teslim olmayı seçeriz.

Çünkü o güne kadar bir öyle bir böyle diyerek, manevralar yaparak, kaçınılmaz sonu ertelemeye çalışmışızdır. Sadece ayağımıza diken battığında "Allah!" demişizdir. Onun dışında hep "BEN, BEN, BEN".

Halbuki hayatı akışına bıraksak, olana da olmayana da "eyvallah" desek, bir şeyleri sırf yapmak için değil de tadına varmak için yapsak, sahip olduklarımızla değil, "olduklarımızla" tanımlasak kendimizi, dualiteyi kırsak, çıksak şu çarktan...

Bu dünyaya dualiteyi kavramaya değil, onu aşmaya geldik. Bu konuyla ilgili Ustam'ın anlattığı şu güzel hikayeyi sizinle paylaşmak isterim. 

“Bir gün müritleri Hz. Mevlana'ya gelip çok ilginç bir soru duyduklarını söylemişler. Gizemli soruyu Pirlerine sorup cevap almak istediklerini belirtmişler.

-Buyurun, demiş Pir, sorun.

-'Tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan?'

Pir hiç duraksamadan şöyle demiş;

-O da soru mu, asıl ben size bir soru sorayım. Ağaç mı meyveden, meyve mi ağaçtan?

Müritler şaşırıp kalmışlar. Kimisi meyve ağaçtan demiş, kimisi ağaç meyveden; fakat kimse verdiği cevabı açıklayamamış. Kafalarını karıştıran bu ikinci sorunun da cevabını merak içinde beklerken Pir şöyle demiş;

-Hiç bahçıvanın meyveden muradı olmasa ağacı diker miydi? Yani ağaç meyveden."

Şimdi hazmetmeniz için size biraz süre tanıyalım.

***********************

Sorular bizi ısrarla dualitenin ağına düşürüp orada tutmaya çalışır, fakat Pir ne yapmıştır? Dualitenin dışına çıkarak soruya üçüncü bilinmeyeni yani bahçıvanın muradını eklemiştir. Bu da soruya apayrı bir bakış açısı getirerek, sorunun bizi kilitlediği biyolojik bağlamda düşünmeyi kırıp olayı bir amaç sonuç ilişkisine çevirmiştir.

İşte biz de sürekli dibe batmamak için bunu yapmalıyız. Çünkü hayattaki sorunların içinden onun verdiği cevaplarla çıkamayız. Hep düşünülmeyeni düşünmek, konuşulmayanı konuşmak ve bize gösterilmeyeni görmek zorundayız. O üçüncü bilinmeyeni oraya koymak zorundayız.

Yaşadığımız her olayda, her yeni kararda ve her çıkmazda kesinlikle bizim o an göremediğimiz bir üçüncü seçenek vardır. Çünkü her ne kadar bu dünya zıtlıkların birliğinden oluşuyorsa, her ne kadar dualite dünyasıysa ve her ne kadar sarkaç bir sağ bir sol yapıyorsa da bu dünya 3 boyutludur. Yani ne zaman iki şık arasında kaldığımızı düşünsek, bizi o dertten söküp çıkarak olan, soruyu çözecek olan o üçüncü şıkkı bulmak zorundayız.

Olaylara, dışarı çıkıp daha büyük bir çerçeveden bakmazsak dibe batmaya mahkumuz. Bu da bizi yazının başında bahsettiğim kaçınılmaz sona getirir. Her şeyi kaybetmeye, dibe vurmaya.

Eğer yeterince farkındaysak dibe vurmadan üçüncü şıkkı düşünebiliriz. Ama farkındalığımızı kaybettiğimiz anda ayağımız kaymaya başlar ve hızla aşağı doğru yol almaya başlarız. İşte hayat bu yüzden bize son saniyeye kadar elini uzatmaz. Çünkü elini uzatması gereken bizleriz. Karşıda kimse yok. Biz, bize karşı maç yapıyoruz. Kendi kendimizi batırıyoruz. Tam dibe çökmeden kendimize yardımcı olup görülmeyeni görmeye başlarsak hayatın aslında ne kadar da merhametli olduğunu idrak ederiz.

Sağlıklı, mutlu, huzurlu ve kendimize karşı merhametli olduğumuz günler diliyorum.

Aşk ile... Huuuu...

 

 

 

 

 

SİTEDE ARA

Go to top