Yataktan bir kalkabilsem, üstümden şu kara örtüyü bir atabilsem, ayaklansam, kendime gelsem, güne merhaba deyip neşe ile işlere koştursam ne güzel olur diye düşündü, Evrim. Sonra, şu sıralar sürekli, hep, neredeyse her zaman ve hatta her an düşündüğü o gün geldi aklına.

Şu sıralar hep böyle oluyordu kalkıp bir şeyler yapmak istiyor ama eli kolu bağlı yatıyordu olduğu yerde, öylece, kıpırdamadan o günü düşünerek. Eve gelip de kapıda asılı duran not kağıdını açıp içine bakışını, anahtar deliğine soktuğu anahtarı çıkarışını, elindeki market poşetleri ile hızlıca, dikkatsizce, acemice deli gibi koşturduğunu… Her hatırladığında ayrı bir detay ekliyordu hatta hatırında kalanlara, bazen poşetin rengi, bulaşık yıkarken kesmiş olduğu elindeki yarayı görüşünü…

Zaten uzunca bir zamandır da o andan başka bir şey hatırlamıyordu sonrasına dair. Sadece o an vardı aklında ve o an ne zamandı ne kadar zaman önceydi, aylardan ne idi, günlerden hangisi idi, hatırlamıyordu. Sahi tüm detayları hatırlayıp zamanı hatırlamaması garip değil miydi? Sadece havayı hatırlıyordu. Ilıktı, üşütmeyen bir hava idi. Bahar gibi ama daha çok sonbahar… Evet sonbahar… Sıradanlığın güzelliğini kavradığı şu sıralar aynı düşüncelerde olduğunu o gün için söyleyemezdi.

 O gün… O gün yine birçok günde olduğu gibi yeni bir güne uyanmanın tatlı ve hoş yanını duyumsayamıyor, zorla uyuyakaldığı, uyanıklıkla uyuma arasında çokça dolandığı, çokça rüya görüp, rüyasında mı yoksa gerçekte mi gördüğünü hatırlamadığı, anlamadığı bir akşamın sabahına merhaba demeye çalışıyordu. Yatak ile odanın arasında verilen savaşın tam ortasında kalmış, vücudu ikisi arasında bir o yana bir bu yana çekiliyordu. Hangisinin kazanmasına izin vereceğini bilmeksizin izliyor ve sadece izlemekle yetiniyordu. Bu gibi durumlarda vücudu kendinden bağımsız biriymişçesine izleyici oluyordu- yatakta kalmayı umut ederek–.

İzleyici oluyordu olmasına da hissettiği bu yorgunluk da neyin nesiydi anlamıyordu, anlamıyor muydu yoksa anlamamazlıktan mı geliyordu o da şüpheli. Sonunda kontrolü kimin eline aldığını beklemekten sıkılmış ve kendini yataktan adeta kazırcasına kaldırmıştı. Yapılacak bir sürü iş, tamamlanacaklar, okunacaklar, alınacaklar, yetiştirilecekler, yapılacaklar, temizlenecekler… Birbirine benzemez bir sürü iş halledecekti biliyordu. Sıkılacaktı, sorgulayacaktı, bunalacaktı, bir şey hissetmeyecekti, zaman zaman mutlu olduğunu hissettiği, işe yaradığını düşündüğü, gülümsediği anlar da yaşayacaktı elbet… Günün sonunda ise bir sürü iş halletmenin verdiği rahatsız rahatlığı yaşayacak ve sabahın ilk saatlerinde yatakla savaşan vücudunu günün sonunda belki de ilk defa bir yere dayayacak veya oturtacaktı. Ne kadar yoğundu…

Evet o kapıda notu bulup da koşturmaca ile geçtiğini hatırladığı o gün… Yine yataktan kazınarak kalkmış, çocukları sıra ile okula göndermiş, arkalarından kalan bir yığını toplamaya çalışıyordu. Kahvaltı masasını topladı, çocukların odalarını düzeltti, yatakları düzeltti, pijamalarını katlayıp yastıklarının altlarına koydu, kirli sepetlerinin içindeki çamaşırlarını elindeki sepete boşalttı, çamaşır makinasına kirlileri atmak üzere renklerine göre ayırdı, hangi renge ait olacağını bilemediği birkaç çamaşırla piyango oynamaya karar verdi ve bir yığının içine dahil etti, çamaşır makinasını çalıştırdı. Kahve içmeyi sevmediği halde bir kahve molası vermenin adetten olduğu anı yaşamak üzere kahve makinasının düğmesine bilmem kaçıncı kez piştiğini unutup akşama fark etmek üzere bastı. Bunu yaparken her zaman olduğu üzere kendi kendine “Eskiden kahve makinası mı vardı, aslında cezvede pişen kahve bir başka oluyor” dediğine şahit oldu; gülümsedi… Gün içinde kaç kere “aslında” ile başlayan ama hiç bir zaman yapmadığı olaylardan oluşan cümle kurduğuna şaşırıyordu. Bu sırada giyinmeye gitti... Ve kahveyi unutulmak üzere kaderine bıraktı… Alelacele sanki bir toplantıya yetişecekmişçesine hızlıca hazırlandı. Bu sırada yapacaklarını aklından geçirdi. Kuru temizlemeye ve terziye bırakılacak kıyafetleri aldı, marketten alınacaklar listesini kontrol etti eksik kalan birkaç parçayı da listesine ekledi. Saçına taktığı lastikten bozma tokasını da koluna bilezik misali geçirdi. Araba anahtarının asılı olduğu yerde olmadığını fark etti ve her yeri talan etti. Bulduğu yerden alırken yere düşürdüğü onca şeye baktı ve yere eğilip almaya yeltenmedi. Belki çocuklar yapsa on saat nasıl düşürülen şeyin alınmadığını anlamadığını anlatan bir konuşma yapardı. Yine de aldırmadı ve düşünleri yerde kaderine bıraktı. Aslında kendi dışında her şeyi kaderine bırakmış olduğunu şimdi anlıyordu. O zaman görebilse daha farklı yaşar mıydı? Şimdi bu soruyu sormanın ne zamanı ne de yeriydi maalesef. Eli kolu dolu bir şekilde arabaya binmeyi başardı sonunda. Zaten Evrim’in sanırım en belirgin özelliği ellerinin ve kollarının hep bir şeyle dolu olmasıydı. Ya kitap ya defter, ya çocuk, ya torba ya bavul… Ne olduğu önemli değildi. Bazen kendi kendine “bir önceki yaşamımda kesin hamaldım herhalde” derken yakalardı.

Hızlıca işlerini halledip okuldan eve dönecek olan çocuklarına yetişmeliydi. Önce kuru temizleme, sonra terziye uğradı. Anne ve babasının evi gideceği markete yakındı onlara uğrayıp bir merhaba dedi ve markete gitti. Alışık olduğu üzere sadece yapması gerektiğini düşündüklerini yaptı. Sadece listede yazdıklarını aldı ve kafasında en azından o gün için yapacaklarını tam ve eksiksiz yapmış olmanın verdiği robotik hazzı yaşadı. Acaba buna haz demek doğru muydu?

Bir kez daha elleri kolları dolu arabanın yolunu tuttu. Arabadan indi poşetlerini kollarına taktı. Sanki hepsini aynı anda taşırsa dünyanın en güçlü kadını olacakmış gibi bir eda ile kapıya doğru yürüdü, kapıya sıkıştırılmış notu okudu ve normalde kullanmaya alışık olmasa da “ha s….. nasıl unuttum” cümlesini tüm benliği ve oluşunu ortaya koyuyormuşçasına dolu dolu haykırdı (içinden).  Zaten dışardan haykırmayı pek beceremezdi. Davasını çok da savunabilen biri olduğu söylenemezdi. Dava mı? Hatta davası olduğu da tartışmaya açık bir konuydu.

Notu okuyup ta arabayı park ettiği yere doğru caddenin karşısına geçmek üzere hızlıca hareket etti. O ılık hiç de soğuk olmayan sonbahar gününde… İşte yine aynı şey oluyor buradan sonra her şey başa dönüyor ve aynı şeyleri hatırlıyordu. Keşke o gün yataktan o günün de biz mucize olduğunu düşünerek kalksaydı, çocukları ile kahvaltı etmenin mutluluğunu duyumsasaydı, keşke onlarla birlikte yumurtanın kabuklarını çatlatsaydı yemeden önce, keşke sevdiği peynirin tadını hatırlayabilseydi, keşke kahvaltıyı toplarken yenen zeytin çekirdeklerinden bilezik yapmak aklına gelseydi, keşke yatakları toplarken çocukların yataklarının içine girip kokularını çekerek uzansaydı, keşke pijamalarını toplarken kokularını içine çekip yastıklarının altına koysaydı, keşke kahveyi içip terziye de sonra giderim diyebilseydi, keşke çamaşır makinasından çıkan temiz kokuların verdiği mutluluğu duyumsasaydı, keşke anne ve babasına merhaba demeye uğradığında boyunlarına sarılıp uzun uzun muhabbet etseydi, keşke markette bir kere de olsun tezgah raflarına bakıp yazdıklarının dışına çıksaydı, keşke bir şey isteseydi keşke ne istediğini sevdiğini bilseydi. Keşke eve geldiğinde torbaları teker teker taşısaydı eve ve keşke notu aldığında “ha s…..” yerine “s….. et” diyebilseydi. Keşke her şey bu kadar zor, zorunlu, sert ve olması gerekli gibi gelmeseydi…. Evet evet kesinlikle bugün kalktığında bunları hatırlayacak ve buna göre yaşayacaktı. Kendi kendine bu sefer söz verdi…  Elektrik faturasını  ödememiş olmak hiç de bu kadar büyütülebilecek bir konu değildi. Sonunda bunu keşfedebildiğine çok sevindi… Kesinlikle bundan sonra böyle olacaktı. Üstündeki bu kara örtüyü atacaktı… Kesinlikle yapacaktı… Eğer bu sefer bu kara örtüyü atmak kendi elinde olsaydı kesin yapacaktı.

Elinde olan tek şey An’dır işte tüm bunlardan ötürü.

SİTEDE ARA

Go to top