Soğuk bir Pazar, aylardan Ocak; İstanbul’un merkezinde bir apartman…

Dışarıda kapalı bir hava, antrasit bir gökyüzü; adeta gökyüzünde enerji emen mıknatıslar var. İnsanlar geç kahvaltı için, diğer günlerde yaptıklarından çok daha ileri bir saatte kalkıp suyu kaynamaya koyuyorlar. Bir ailenin iki muzur çocuğu, çizgi film sevdasıyla çoktan televizyonun karşısında, anneleri mahmur gözlerle süt koyuyor. Çılgın bir Cumartesi gecesi yaşamış gençler,  güne öğle yemeği ile başlamaya yeltenircesine yorganlarını kafalarına kadar çekiyorlar. Yıllar yılı üniversite arkadaşlarını görmemiş bir kadın, dışarı çıkmadan önce yıllara okuduğu meydanın altını çizercesine çekiyor kalemini. Genç bir çift cilveleşerek uyanıyor, bomboş bir Pazar’a, ne kadar romantizm sığdırabileceklerine dair planlarını yapmaya başlıyorlar. 

Ve ben o sırada yoga matının üzerindeyim. Sakin, huzurlu, hatta keyifli. Kendime ayırdığım zamanın bilincinde, bedenim-zihnim-nefesimle dans etmeden az önce. Sakin zihnimde bir soru doğuyor. Öyle bir soru ki bu, adeta stüdyoyu kaplıyor, sessiz sorulmasına rağmen diğerlerini dahi etkiliyor. “Benim bir Pazar sabahı burada işim ne?”. Derken hoca stüdyoya giriyor, gözler kapanıyor, meditasyon başlıyor. Meditasyon sırasında berrak gökyüzünü delip geçen bulutlar ortaya çıkmaya başlıyor; “Sanki acıktım…” ile başlayıp “Haftaya Pazar ben de uyuyacağım” ile devam ediyor, imrenerek. 

Harika bir ders akıyor meditasyonun ardından ve Savasanada vücudunun sindirdiği şifa, günün devamında beni sarmalamaya devam ediyor. Gülümseyerek devam ediyorum güne, sinirlerim alınmış sanki. Dersten sonra birkaç kişi ile stüdyoya yakın bir cafede devam ediyor günüm, hemen sonrasında gittiğim pazarda köylü teyzelerle sohbet ediyorum, üzerine biraz yürüyüş, en son da evde çay saati. Evet, yine evdeyim ve Pazarımın bitmesine saatler var. Kaçırdığım bir şey yok, fakat gün boyu süren harika his benimle. Nefesim çok daha uzun, zihnim dingin, andayım. 

Ertesi hafta, bir mesai günü, akşam… 

Bu defa kar yağıyor. Sabah 9’dan beri oturduğum masadan uçarak kaçmak için gözüm saatte – zaten kimin değil ki? Tik tak tik tak ve dannn! Mesainin bittiği o güzel an geliyor, hızla çantamı toplayıp çıkıyorum, derse yetişmek için biraz da acele ederek. Tam o sırada bir mesaj “Artık yüzünü de göremez olduk, bu akşam yemeğe geliyorsun ama umarım”.  Arkadaşlarım yavaş yavaş kırgınlıklarını belli etmeye başlamış demek ki. Bu sefer imrenme değil, korkuyla tütsülenmiş düşünceler yükseliyor zihnimden : “yoga yoga yoga… artık kimseye de vakit ayıramaz oldum, böyle giderse yalnız kalıyor olacağım”. Yutkunup bir mesaj yazmaya başlıyorum “Dersten sonra katılırım”. Yaftalarla donanmış bir şekilde ayrılıyorum diyalogdan ve bir süre sonra, yine matın üzerindeyim. “Neden etrafımdaki insanlar bir şey yapmıyor? Uyuyorlar, tv izliyorlar, yayıyorlar, sadece geziyorlar, kendilerini geliştirmiyorlar bile”. İçimden çok ince bir öfke yükselmeye başladığını görüyorum. Gözlerimi kapatıp nefesimin akışını izlemeye başlıyorum. 

İzledikçe duruluyor zihnimdeki dalgalar, duruldukça daha da bırakarak izliyorum. Öfkemi görüyorum. Dersten sonra yemeğin sonuna yetişiyorum, evet masanın ilk ihtişamı artık aramızda yok. Kimileri kalkıp evlerine gitmiş, ama arkadaşlarımı yine de görebiliyorum. “Seni iyice kaybettik”ler arasında sarılıyorum hepsine bir bir, kalan sahalarla devam ediyorum.

Birkaç gün sonra, o ünlü hoca, o herkesin gitmek için can attığı workshopu Cumartesi gün ortasına 5 saate koyuyor. Tabi ki aynı saatlerde bir aile yemeği düzenlenmiş, uzun süredir görmediğim akrabalar orda olacak. “Anne, özür dilerim, derste olacağım beni saymayın” cümlesi, ardından sarf ettiğim her cümle gibi, 10 adet rakibiyle mücadele ediyor. Bu defa imrenme değil, öfke değil, başka bir duygu çıkıyor: vicdan azabı. 

“Sevdiğim şeyleri yaptığım için sevdiğim kişileri mutsuz mu ediyorum? Peki beni seven kişiler, neden beni mutlu eden şeyler yaptığım için mutlu olmuyorlar? Benim mutluluğum neden bu denli yetersiz kalıyor?...” Birbiri ardına sorular zihnimi kurcalamaya başlarken; aklıma geliyor “Gevşek merkez!”.  Ve diğer her şey önemini kaybetmeye başlıyor. Çünkü olması gerektiği gibi akan, mükemmellik dolu bir hayat aslında yaşadığım, yaşadığımız. Bir o kadar mükemmel workshoptan çıkıyorum, benliğim esnemiş. Önünden geçtiğim sinemada harika bir film oynadığını görüyor ve hemen bilet alıyorum – en arka sıra en orta, benim için boş. Koltukta gerinip, gülümseyerek filme dalıyorum. 

Yalnız yoga yapmak için vakit ayırdığınızda değil, hayatta ne zaman kendinize dönüp iç sesinizi dinler; kendinizi geliştirmek için konfor alanından çıkarsınız; işte o vakitantagonist tüm farklı yüzleriyle statükoyu sabit tutmak için karşınıza çıkar. Kimi zaman zihnin bir ürünü, kimi zaman gerçek bir yüz, kimi zaman bir durum olarak belirir ve olduğun gibi kalmayı / değişmemeyi / dışlanmamayı mı yoksa yolu / gelişimi / anı mı tercih ettiğini anlamanı sağlar. 

Yoga dersine gidene kadar sizi berraklıktan uzak tutan tüm duygu ve düşünceler, derste buharlaşır. Sadece nefes, beden ve asanalar vardır; anda birleşen. Matın üzerinde geçen 1.5 saat, kalbinize ayırdığınız bir zamadır. Eğer kalbinizden geçen yoga yapmak ise, antagonistin sizi yenmesine izin vermeyin ve yağmura, dostlara, kaçacak etkinliklere rağmen derse gidin. Gidin ki benliğiniz, öz varlığınız doysun, antagonist karşısında bir dahaki kapışmada daha dik dursun. 

Namaste

 

 

SİTEDE ARA

Go to top