"Sen Mutluluğun resmini yapabilir misin, Abidin?”

“Sen Mutluluğun resmini yapabilir misin, Abidin?” diye sorar Nazım Hikmet ünlü bir şiirinde. Mutluluk… Tarih boyunca insanoğlunu peşinde sorgulatan bir kavram… Tüm insan arayışı, mücadelesini sonlandıracak nihai ve sabit bir tamlık ve tatmin hali... Türk Dil Kurumu mutluluğu “bütün özlemlere eksizsiz ve sürekli olarak ulaşılmaktan duyulan kıvanç durumu” olarak tanımlıyor.”[i] Alınan evler, arabalar, kıyafetler, kurslar, beraberliği aranan insanlar, eğer sorulsa neden diye, tek bir cevap var nihayetinde “mutlu olmak için”. Ya da tam tersi: kurtulmaya çalışılan arabalar, evler, kıyafetler ve ya insanlar, yine aynı “eksizsiz ve sürekli olarak” varılmaya çalışılan bir hal için…

Yoga’nın destekleyici felsefi altyapısı olan Vedānta, insanoğlunun bu durumunu pravritti ve ya nivritti olarak tanımlıyor. Yani ya üstüne bir şey ekleyerek tam olma çabası (pravritti) ya da üzerinden bir şeyler atarak tatmin arayışı (nivritti).[ii] Birileri ev almaya çalışırken birileri evini satıyor, birisi evlenirken başka birisinin boşanmaya çalışıyor, vs… Pravritti ve nivritti çevremizde her yerde, herkeste. Ancak bu ekleme ve çıkartmalar öylesine kısır döngü içerisinde devam ediyor ki, bir noktada kimse neye neden ihtiyacı olduğunu ve ya bu döngünün ne zaman biteceğine dair hiç fikri olmadan, kuyruğunu kovalayan köpekler gibi koşuyor da koşuyor, arıyor da arıyor…

Yoga ve Vedānta işte bu noktada, bizim “mutluluk” diye tanımladığımız ana başlığın aslında çok daha incelikli ayrıştırılması gerektiğini savunuyor ve Sanskrit dili önümüze algıyı berraklaştırmak adına iki ayrı kavram sunuyor: Sukha ve Ānanda.

Sukha karşısında Ānanda

Sukha, Türkçe’ye “haz, keyif, sevinç” olarak çevrilebilirken Ānanda’yı genelde “nihai tamlık, huzur, manevi mutluluk” veya “saadet” olarak çeviriyoruz. Bizim mutluluk olarak gelişigüzel tanımladığımız pek çok deneyim aslında daha derinden bir sorgulamayla “gerçek mutluluk” ve “geçici mutluluk” olarak derece, derece renklenebiliyor.

Önce daha tanıdık olduğumuz bir hal olan Sukha ile başlayalım. Sukha, Türkçe’de “rahatlık, keyif, zevk, sevinç” (İngilizce çevirisi genelde “joy, pleasure, ease”) diye bildiğimiz haller.[iii] Sukha, canınız çok dondurma çektiğinde dondurmayı yedikten sonraki deneyiminiz, ya da yorgun argın eve gelip ılık bir duşun altına kendinizi bırakıp sonra yatağınızda kıvrılarak uykuya daldığınız an. Sukha, bizim çok tanıdık olduğumuz bir hal. Ancak Sukha ile tanışınca onun ikiz kardeşi Duhkha da hemen peşi sıra geliyor. Duhkha, “acı, rahatsızlık, sıkıntı” diye bildiğimiz anlar, yani bir külah dondurmayı heyecanla yemeyi beklerken dondurma toplarının löp diye asfalt betona yapıştığı an veya yeni aldığınız arabanızı başka bir arabanın bir güzel haşat etmesine tanıklık ettiğinizdeki halet-i ruhiyeniz… Güvendiğiniz bir kişinin size yalan söylediğini fark etmeniz, hepsi duhkha.

Bu durumda Sukha’yı üç ana madde ile tanımlayabiliriz. Sukha, (1) dışsal bir objeye yani bir sebebe bağlıdır, (2) Zaman ve mekan sınırları içerisindedir, (yani dondurma keyfi, dondurmanın varlığı ve süresince devam eder.), (3) Madalyonun diğer yüzü olan Duhkha ile ikiz kardeştir, Sukha yoksa Duhkha vardır.

Sorular, sorular…

Bu durumda şu sorular sorgulanabilir: (1) Mutluluk ya da aranılan “eksiksiz-tamlık-hali”, dışsal bir objeye bağımlı olarak varsa ve o objenin yokluğunda mutsuzluk hâkimse, buna “gerçek mutluluk” denilebilir mi?, (2) Eğer değilse, o zaman, sürekli ve daimi, dışsal ne bir obje, ne de zaman veya mekân kısıt olmaksızın bir mutluluk tanımı yapılabilir mi?, (3) Öyleyse, o hali hiçbir zaman olumsuzlayan karşıt bir kavramın olmadığı bir mutluluk tanımı nasıl keşfedilebilir?

Vedānta ve Yoga işte, Ānanda kavramını bu sorulara cevap olarak karşımıza çıkarır. Sukha her ne kadar (1) dışsal bir objeye bağlı ise, (2) Zaman ve mekan ile sınırlı ise ve (3) eksikliği halinde Duhkha baş göteriyorsa; Ānanda (1) Varlığı kendinden menkul, (2) Ebedi ve sonsuz (yani zamandan ve mekandan bağımsız) ve (3) Karşıtı bulunmayan (karşıtlanırsa irrasyonelleşen) bir haldir. Sukha “geçici mutluluk”, Ānanda ise “gerçek mutluluktur”.

Biraz daha açıklayalım. Ānanda, insanın üzerine hiçbir zaman bir şey ekleyip çıkararak tamlaşamayacağını, kişinin salt varlığı ile zaten tam olduğunu ifa eden bir kavramdır. Dışsal objelerin özneyle kurduğu ilişki öznenin varoluş halinde herhangi bir değişiklik yaratamaz. Özne saf kendi varlığından ve bu varlığın farkındalığından dolayı ebedi ve sonsuz bir “Tamlık”, “Huzur” ya da “Mutluluk” hali içerisindedir. Yani bu şu demektir: “Gerçek Mutluluk” ya da ona “Huzur” da diyebiliriz, Varlığı kendinden menkul bir değerdir. Sebepsizdir, dışsal verilerden bağımsızdır. Eğer bir hal sebepsiz ve dışsal verilerden bağımsız ise o halde zamandan ve mekândan da bağımsızdır. Zamandan ve mekandan bağımsızlık, onun ne öncesi ne de sonrası ne burası ne de orası diye değişmeyen bir kavram olduğunu gösterir. Huzur sadece vardır. Nokta. Ānanda mevcuttur. Nokta.

Eğer objeden, zamandan ve mekandan bağımsız ise, bu durumda bu halin “olmadığı” bir hali de tanımlamak imkansızdır çünkü onu tanımlayan dışsal bir veri olmadığı gibi tanımlayamayan başka bir dışsal veri de yoktur. Bu şu demektir, Türkçe’de kullandığımız mutluluk kavramı objeye zamana ve mekana bağımlı olduğu için tam zıttı olan “mutsuzluk” kavramını da beraberinde getirir. Yani “mut-lu” olunuyor ise elbette “lu” yu oluşturan etken ortadan kalkarsa “mut-suz” olunur. Ancak Ānanda’ya zıt bir kavram dilin içerisinde yoktur. Bu nedenle Türkçe’ye çevirirken “mutluluktan” ziyade “tamlık” veya “saadet” kelimeleri tercih edilir. Nasıl ki “tamsızlık” ya da “saadetsizlik” kavram olarak kulağa hiçbir şey ifade etmiyorsa, Ānanda için de zıttını bulmaya çalışmak oksimoron[iv] bir çaba olacaktır. Eksiksiz ve fazlalıksız, herhangi bir şeyin eklenip çıkartılmadığı “tamlık” ya da “huzur dolu” bir denge halidir. Bir şeyi itmediğin çekmediğin, olanı olduğu gibi kabul ettiğin, çatışmanın, mücadelenin, istiyorum-istemiyorum ikiliğinden azat olunmuş bir haldir Ānanda.

Ānanda içerisinde artık herhangi bir belirgin duyguya yer yoktur. Ne haz, ne öfke, ne vermek ne almak… Çünkü tüm bu duygular bir madalyon gibi iki yüz ile birlikte gelirler. Öfke varsa sakinlik, haz varsa acının olması gibi. Tüm bunlar, bir şeyi ittiğimiz ya da çektiğimiz hallerdir. “İtmek ve çekmenin” yarattığı ikiliğe Yoga’da rāga (çekmek, istemek) ve dveṣa (itmek, istememek) denir.

Yoga’nın anahtarı: Vairāgya

Ānanda ise vairāgya ile gelir. Vairāgya, kelimesinin, vi-rāga kökünden oluşur. Vi- rāga, yani “rāga’dan azat olunmuş hal” anlamına gelir. Rāga, “arzu etmek”, “kendine doğru bir şeyi çekmek” gibi tercüme edilir, başına gelen vi- ön eki rāga’yı standart bir şekilde olumsuzlayarak “istememek” anlamına sokmaz (ki öyle olsaydı dveṣa olurdu). Vairāgya, bunun daha da ötesidir, “istemekten özgürleşmek/bağımsızlaşmaktır”. Yani vairāgya da istemek kadar istememek de önemli değildir. Ne eksiklik ne de fazlalık fark ve etki yaratmaz, her iki durumda da kişi tam ve bütün olduğu algısı içerisindedir. Huzur bakidir.

Bir diğer yaklaşım ise Ānanda kelimesinin Sanskrit diğer bir kavram olan Ananta ile benzerliğidir. Ananta, “sonsuzluk” manasına gelir. Ānanda ve Ananta iki ayrı kelimedir, yüzeyde onları birbirlerinden “d” ve “t” sesleri ayırıyor gibi görünse de, sahip oldukları yüzeysel benzerlik mana anlamında daha derin bir ilişkileri olduğunu ifade eder. Ānanda, “Saadet”, Ananta yani “Sonsuzluk” ile birlikte gelir. Bu nokta da ebediyet (eternity) ve sonsuzluk (inifnity) kavramları arasındaki farkı bilmek gerekir. Ebediyet zaman ile ilgili iken; sonsuzluk, mekân ile ilgilidir. Mekândan bağımsız, her yerde olabilme ve her yere zuhur edebilme özelliğidir Ananta. Bu durumda Ānanda, aynı zamanda büyük bir genişlik hissi olan Ananta’yı beraberinde getirir. Kişi kendini fiziksel beden ile sınırlanmış hissetmez. O, fiziksel sınırların ötesindedir.

“Felsefe sizin zevkten vazgeçmenizde değil, zevkin gerçekten ne olduğunu bilmenizde ısrarcıdır.”

O halde sorulabilecek sorular şunlardır: Biz hayat koşturmacamızda neyin peşindeyiz? Sukha’nın mı yoksa Ānanda’nın mı? Yoksa daha neyin peşinde olduğumuzu kendimize hiç sormadık mı bile? Veya sorduk da sonra tekrar mı kaybolduk, unuttuk?

Vedānta felsefesi tekrar tekrar, yılmadan her daim sorgulamanın devam etmesini öğütler. Nitekim Swami Vivekenānanda’nın dediği gibi “Felsefe sizin zevkten vazgeçmenizde değil, zevkin gerçekten ne olduğunu bilmenizde ısrarcıdır.”[v]

Sukha vs. Ānanda Özet Tablosu

Sukha

Ānanda

Dışsal bir obje ile bir sebebe bağlıdır.

Sebepsizdir, varlığı kendinden menkuldur

Sebebe bağlı olması onu zamana ve mekana da bağımlı kılar.

Zamansız (ebedi) ve mekansızdır (sonsuz), ne öncesi ne sonrası, ne kısıtlayıcı mekânsal sınırları vardır.

Nesneye, zamana ve mekana bağlı olması, onu zıttı olan Duhkha, yani acı ile birlikte getirir. Sukha varsa Duhkha da mevcuttur.

Karşıt bir kavramı yoktur. Türkçe’ye genelde “saadet” ya da “tamlık” olarak çevrilir. “Saadetsizlik” ya da “tamsızlık” gibi bir tanım ne kadar irrasyonel ise, Ānanda’nın olmadığı bir hal de o kadar anlamsızdır.

 

 

[i] http://www.tdk.gov.tr/index.php?option=com_gts&arama=gts&guid=TDK.GTS.57e0fd0e765f50.98970111

[ii] Swami Dayananda, The Teachings of Bhagavat Gita, Arsha Vidya Trust: Chennai, sf.5.

[iii] Feuerstein, Georg (2003), “The Quest for Happiness”, The Deeper Dimension of Yoga: Theory and Practice, Shambala: Boston & London, sf. 102

[iv] “Oksimoron”,  birbiriyle çelişen ya da tamamen zıt iki kavramın bir arada kullanılması demektir ve bu tarz durumları belirtmek için kullanılan bir ifadedir.

[v] Swami Vivekenanda (2011), Jnana Yoga: Bilginin Sırrı, Purnam Yayınları: İstanbul, sf. 140.

SİTEDE ARA

Go to top