Yogik felsefe sadece tek bir şey talep eder: 

Kendinin ve Ötekinin Doğal ve Tinsel Yaşamına Saygı 

Karşımıza ilk kez Yunan edebiyatında Euripides’te çıkan Parrhesia (açıksözlülük ve doğruyu söyleme), kalbin ve zihnin konuşma aracılığıyla başkalarına, sır saklamaksızın açılmasıdır. Foucault’nun Doğruyu Söylemek adlı kitabında belirttiği gibi bir insan ancak hakikati söylemenin risk ya da tehlike arz ettiği durumlarda Parrhesia kullanıyor sayılır. Parrhesiastes, risk alan insandır, bu ölümcül bir risk de olabilir. Hakikatin söylenmemiş halde kaldığı bir hayatın güvencesi altında kalmaktansa hakikati söylemek uğruna ölümü göze alır. Ancak daha sonra Batı felsefesinde Descartes’dan itibaren şüphe edilmeyecek biçimde açık ve seçik kanıt elde etmediği sürece birey inandığı şeyin gerçekten doğru olduğundan emin değildir. Oysa Yunan parrhesiadüşüncesinde hakikatin elde edilmesi birtakım ahlâki niteliklere sahip olunmasıyla garanti altına alınır. 

Parrhesiastes yani doğruyu söyleyen kişi, doğru olan şeyi söyler, zira o şeyin doğru olduğunu bilir ve o şeyin doğru olduğunu bilmesi, o şeyin gerçekten de doğru olmasından kaynaklanır. Onun düşüncesi hakikattir ve inanç ile örtüşür. 

Batıda hakikati belirleyen akıl ve düşüncedir, çalışarak,deneyimleyerek öğrenilir; Doğu uygarlıklarında ise hakikate ve doğruluğa, inançla, adanmayla, sezgiyle ulaşılır.Satyagrahi, (Satyagraha uygulayan kişi) hakikati barış ve sevgi dolu bir ruhla arayıp zihnini ve davranışlarını şiddetten arındırdığında olumsuz bir durumun gerçek yapısını kavramasını sağlayacak doğru bir sezgiye ulaşır. Bu yolla mutlakta hakikatle karşılaşır; yanlışa boyun eğmeyi ya da onunla uzlaşmayı reddederek bu hakikati olumlar. Kötüyle karşı karşıya geldiğinde şiddete başvurmamalıdır, çünkü şiddete başvurduğunda doğru sezgiden de uzaklaşır. 

Satyagraha, yalnızca doğruyla (satya) yetinmeye ve kötülüğe salt kendi gücüyle ve bir sevgi anlayışıyla direnmeye dayanan tutumu belirten Sanskrit bir kavram, Gandhi’nin siyasi felsefesi ve bir yamadır. Doğu uygarlıklarında ve toplumlarında geleneksel olarak varolan yama ve niyamalar ilk kez Patanjali’nin yoga sutralarında anılarak yazılı kayıtlar olarak günümüze dek gelmiştir. Sekiz kollu aştanga yoganın kollarından ikisi olan (diğerleri asanapranayamapratyaharadharanadhyanasamadhi), bireyin kendisine ve yaşadığı topluma/çevreye/evrene karşı tutumunu belirleyen yama ve niyamalar, “kendine hâkimiyet” paradigması üzerine temellenir. Ancak sert bir iktidar çağrısı değildir bu. 

Yama ve Niyama olarak bilinen prensipler hayata geçirildiğinde olumlu eğilimler güçlenir, pozitif enerji, motivasyon artar ve insan evrenin, doğanın bir parçası olduğu gerçeğini hisseder, evrenin tüm canlı varlıklarıyla bir olduğunun farkına varır.

Yamalar, çevreye ve diğer insanlara yani “dışa”, niyamalar ise kişinin kendiyle ilişkisine yani “içe” yönelik etik davranışlardır. Her ikisi de cezai yaptırımları olan kural ve kanunlar bütünü değil, olması gerekene yani insanın kendi içindeki bilgeliğe erişebilmesine yardımcı olan ilkelerdir. Bu öğretide yapılmaması istenen şeyler, yanlış oldukları için yapılmamalıdırlar ama asıl amaç, kişinin ceza korkusu olmadan doğru ile yanlış olanın ayırımını yapabilecek bilince erişmesidir. Dönüşüm farkındalıkla başlar. Doğu felsefesini Batılı felsefelerden farklılaştıran önemli bir ayrım noktasıdır bu. Batılı ahlâkın amacı arzuları dizginleyip varolan tüm enerjiyi üretimde yoğunlaştırmaktır ki bu başarılmıştır; emek sömürüsüyle püriten ahlâk birlikte ve el ele yükselişe geçmiştir. 

Yama ve niyamaların tümünde önerilen kendine hâkimiyet/nefse hâkimiyet ve doğruluk, Batı teolojisi ve felsefesindeki gibi kendine karşı acımasız bir buyruk, dini ya da toplumsal bir itaat zarureti, katı perhiz uygulamaları değil, aydınlanmaya ve arılığa giden yolun aşamalarından biridir. Yamalar, tektanrılı dinlerin buyurduğu türden çileci, otoriter ve başkası üzerinde kolayca hâkimiyet kurmaya dönüşebilecek türden ve zıtlıklar arasında kesin ayrımlar öngören bir nefs hâkimiyeti de değil,  arzunun ötesine geçip tüm zıtlıkların bütünün bir parçası olduğunu kavramamıza yol açacak bir varlık bilincinin inşasında kullanılan araçlardır ve bu yönde uygulanmalıdırlar. Beden ile ruhun, bilinç ile yüksek bilincin, kaos ile kosmosun birlikteliği ve bütünlüğünü görmemizi ve bu bütüne uyumlanmamızı amaçlayan bu kurallar yukarıdan otoriter bir sesle buyrulan emirler, bedenin isteklerini susturmak ve insani deneyimlerin çoğundan vazgeçmek anlamına da gelmez. Kendini bilme erdeminin yapıtaşlarıdır. 

Ahlâksal yeti öğretisi ya da ahlâk duyusu öğretisi, her durumda özneyi, eyleyeni, kişiyi temele koyarak ahlâk felsefesi yapan pek çok yaklaşım için kilit değerde önem taşır. Erdem etiğini diğer ahlâk öğretilerinden ayıran özellik, “eyleyen temelli” oluşudur. Başka bir deyişle, bir eylemin ahlâki açıdan uygun olup olmadığını varılan sonuçlara bakarak değerlendiren yararcılık ile sonuççuluğun tersine, erdem etiğinin temel ölçütü, eylemde bulunan kişinin “ahlâksal iyi”yi içselleştirip içselleştiremediği ya da ahlâki bakımdan “iyi karakter”e ulaşıp ulaşamadığıdır. Yama ve niyamalar bu anlamda eyleyen temelli ve eyleme geçirildiği takdirde değer üretebilecek prensiplerdir. Sadece tek bir şey talep eder: Kendinin ve ötekinin doğal ve tinsel yaşamına saygı göstermek. Öznelerarası bir ilişkide, öznenin bir ve tek olmaktan vazgeçerek, “iki”ye saygı duyması, ötekinin aşkınlığını inşa edecektir. Bu saygı öncelikle cinsler arasında gerçeklik bulmalıdır. 

 


Devam Edecek

SİTEDE ARA

Go to top