İnziva.......Öz’e, yuvaya dönüş.....

Anayolda yoğun akıp giden trafikte seyrederken bütün dikkatin önündeki arabanın arka tamponu ve ışıklarındadır.

Arada bir de dikiz aynasına bakıp arkanı kollarsın. Ellerin direksiyona yapışmış, bir ayağın gaz diğeri debriyaj pedalında ayrıca biri hep ne zaman frene basacağım diye tetiktedir. Bütün duyular dikkat kesilmiş ve aktif, hatta tüm bedenin gergin ve kasılmıştır.

İşte bu tablo çoğu insanın günlük hayatını yaşama şeklidir. Dışarıda çok uyaran vardır ve bu uyaranların bir çoğu da zorlayıcı ve baskı oluşturucudur. Bazen nefesin kesilir, bazen beynine kan sıçrar, omuzların kasılır ve karnına kramp girer. Sağlık, önce duyuların fazla uyarılması ve bedenin dışarıya açılan her kapısından fazlasıyla uyaranın insanı didiklemesiyle bozulmaya başlar. Ta ki kişi artık bu uyaranları tolere edip dengeleyemez duruma gelir ve taşmalar başlar. Duygular, düşünceler dışa atılamayınca içe patlar ve bu da bedene hastalık yaratmaya başlar.

Herkes yukarıda çizdiğim tabloya aşinadır eminim. Zira günümüzde modern yaşam ve sonuçları herkesi bu duruma koymuş haldedir.

İnsan, gökten bir el gelse beni alsa ve bambaşka bir yere bıraksa, orada hiç trafik olmasa, sorunlar olmasa şöyle kafamı dinlesem, dinlensem diye dua etmeye başlar.

İşte o noktaya geldiysen bil ki, inzivaya çekilme zamanın gelmiştir.

İnziva, insanın maddi hayatla ilişkisini minimuma indirgemesidir. Daha az duymak, daha az görmek, daha az konuşmak, daha az uyaranla temas etmek, daha az yemek yemek, kimse tarafından didiklenmemek, birşeyler yapmak zorunda olmamak; kısacası kabuğuna çekilmek...

Tüm bunlar hayatından çıkınca insan inanılmaz bir zaman bolluğu yaşar. İşte bu artık zaman, insanın kendi zihnini daha yakından gözlemlemesi ve onun katmanları içinde yoğunlaşıp, ayrıştırıp onu daha iyi tanımasına olanak sağlar.

İnzivadayken, zihnin günlük yaşam rutini hakkında plan yapmaz. Bütün ihtiyaçların inzivaya çekildiğin yerde karşılanır. Karar verme zorunluluğun yoktur; ne alayım, ne yiyeyim ya da ne pişireyim? gibi sorulara enerji harcamana gerek olmaz. Tüm bu maddi hayatla bağını güçlendiren işler başkaları tarafından senin için yapılırsa sen de bunlara harcayacağın enerjiyi kendin için başka bir şekilde kullanabilirsin.

Eğer bu enerjiyi zihninin doğasını anlamaya yönlendirirsen sonuç inanılmaz güzel olur. Eline hiçbir yöntem verilmeden bile bir odaya kapanan bir kişi, kendiliğinden içsel olarak kendini ve diğerlerini gözlemlemeye başlar. Yavaş yavaş kendini ayrıştırır ve sadece aynada gördüğü bedenden oluşmadığı sonucuna varır.

İnzivalar bir içe bakış, eve dönüş, öze dokunuştur. Yeniden günlük, maddi dünyaya döndüğünde sana güç verir, dayanıklılığını ve yaratıcılığını arttırır.Bazen gün içinde kısa içe dönüşler bile günün geri kalan kısmını daha canlı bir enerjiyle geçirmeni sağlar.

Eve, yuvaya dönüş, öze dokunuş öyle önemlidir ki,uzun süre bunu yapamayan bir kişi kurumaya başlar, canlılığını yitirir, mutsuzlaşır. Nedenini bilemez. Çağımızın depresyon, obezite gibi sorunlarının kaynağı ruhun açlıktan dibe batması, özden, yuvadan uzun süre uzak kalmasıdır. Oysa ruhun besini ve enerjisi kişinin alıp başını gittiği, kendini doğaya sunduğu, özüne, vahşi doğasına sığındığı o sakin, sessiz, sadece kendisiyle olduğu paha biçilmez anlardır.

Ne yaptığın o kadar da önemli değildir. Kendini seni öğüten, parçalara ayıran o günlük yaşamın dışına, sorumlu olduğun kişilerin uzağına atman yeterlidir. Kurallara, saate, yapılması gerekenlere bağlı o hayattan uzaklaşmanın kendisi en büyük ilaçtır. Bu uzaklaşmayı bilinçli olarak hergün yarım saat bile yapıp sistemini belli bir süre su kaynatmaktan koruyabilirsin. Örneğin evinin ya da işyerinin yakınındaki bir korulukta yarım saatlik tek başına yürüyüş, evinin bir köşesinde özenle hazırlanmış bir yerde gözünü kapatıp sadece nefesine odaklanarak oturmak, yoga matının üzerine çıkıp biraz yoga yapmak, kağıt kalem alıp aklına ne geliyorsa bilinç akışını kağıda dökmek, tuvale renkleri dağıtmak. Ruhuna ne iyi geliyorsa onu yapmak ve bunu büyük bir özenle ve tek başına yapmak.

Monoton giden o ritmi bozmak, arasıra çılgınca dans etmek ruhun özlediği bir şeydir. Bunu hissedememek ve anlamamak, dışarıdan gelen baskı ve koşullanmaların ne kadar ağır olduğuyla doğru orantılıdır. Uyumlu, uslu ve düzenli bir çocuk yetiştirme derdinde olan anne-babalar yarının yetişkinlerini küçükken öyle bir kalıba sokarlar ki bu yeni yetişkin nesil ruhunun sesini duyamaz olur. Çok cılız da olsa ruhun çığlıkları arada ulaşırsa sana sakın deliriyor muyum diye korkma..

Herkesin özünde biraz vahşilik, çılgınlık vardır. İş, onun elinden tutup ortaya çıkarmakta. İçindeki sesler ne kadar cılız ise kendini bu sesleri bastıran ortamdan o kadar uzağa atman gerek. Ne kadar uzak ve kendi başına isen vahşi özüne, ait olduğun ve koşullandırılmalarla koptuğun yuvana o kadar yakınlaşırsın.

İşte o büyük kendimi buldum ya da kendimi arıyorum ifadeleri bunu anlatır. İnsan kendini aramaya başladığı an, hayatının en büyük zaferinin eşiğinde duruyordur. Bu yaşadığın hayatta en kolay şey kendini kaybetmektir. Herşey, anne-baba, toplum, okul, öğretmenler hatta kendi akranlarınız, arkadaşlarınız size o bildik üniformayı işaret eder. Sonunda herkes aynı renge bürünür. Eğer ailenin kara kuzusu ya da çirkin ördeğiysen çok acı çekersin.

Önce topluma uyup, adapte olup herkes gibi görünüp, belli bir güce eriştikten sonra o özgün haline dönersin. Bu süreçte eğer şanslıysan, çok fazla törpülenmemişsen geriye dönüş o kadar sancılı olmaz.

Eğer içinden bir dürtü seni rahat bırakmıyorsa, tekrar tekrar gemilerini yakıp arkana bakmadan git. Evren her koşulda seni destekler, besler, bakar. Ona güvenmek en önemli dayanağındır.

Uzun süreli gidişlerin, inzivaların kişide yaptığı dönüşüm bazen insan oturduğu yerde bir ömür boyu gerçekleşmez. Bu mucizevi deneyimlere ruhun ihtiyacı vardır. Ruh ancak böyle doğurur, kendini yeniler, yeniden var olur. Kişinin de bu içinde kıpırtılarını hissettiği yeni enerjiyle tanışması ona ev sahipliği yapabilmesi için yine bu yalnızlık, kendi başınalık gereklidir.

İnsan yalnızken içe döner. Yanında başkaları varken ve sürekli onlarla iletişim halindeyken nasıl içine bakabilir ki? Etrafındakiler ona bu fırsatı vermezler. Yalnızlığa dayanamayanlar, kendileriyle başbaşa kalmaktan korkanlar, kendi içine bakamayanlardır. Dürüst ol kendine. Sen de böyle biriysen eğer inzivaya herkesten çok ihtiyacın var demektir.

İnsan önce kendi kendiyle başbaşa kalmayı başarmalıdır hayatta. Bunu başaramayan, kendi içine bakamadan bu dünyadan giden koca bir hayatı boşu boşuna geçirmiş olur.

Kendimize borçlu göçüp gitmeyelim bu hayattan. Hergün azıcıktan başlayıp, arttıralım bu kendi kendinle kalma seanslarını. Bakın görün bundan çok yarar göreceksiniz.

Şöyle düşünün; kendimle bir randevum var. Hayatta sizden daha önemli ne olabilir? Nefes almayı durdurduğunuzda etraftaki sinema perdesi de yok olacak. O zaman buna hazırlanın, kendinizle geçireceğiniz zamanı önemseyin.

Hadi durmayın, kendi özünüzü, doğanızı daha fazla bekletmeyin.....

 

Goa, Ocak, 2017

 

SİTEDE ARA

Go to top