Ustamdan dinlediğim çok hoş bir Zen hikayesi var. Geçen gün çocuklara anlattım, pek hoşlarına gitti. Bugün de sizin için yazdım bu hikayeyi ve kıssadan hissesini…

****************

Çok uzun yıllardır ustasının yanında eğitim gören bir zen rahibi öğrencinin artık mezun olma zamanı gelmiş. Mezun olacak ve kendi okulunu açabilecekmiş. Ancak tek soruluk son bir sınavdan daha geçmesi gerekiyormuş. Sınav sabahı erkenden kalkmış, bembeyaz zen kıyafetlerini giyinmiş, ayaklarını beyaz ayakkabılarının içine nazikçe yerleştirirken bir yandan da ustasının ona son soru olarak ne soracağını düşünüyormuş. Çok heyecanlıymış ama bir taraftan da her şeyi bildiğini düşünüyormuş. Ustasının yanına varmak için tam çıkmak üzere iken, yağmur yağdığını görüp şemsiyesini almış. Manastırın bahçesi boyunca bir şiir gibi yürümüş, üzerine tek bir damla dahi çamur sıçratmamış ve bembeyaz kıyafetleri, ayakkabıları da dahil hiç mi hiç kirlenmemiş. Fakat heyecanı hala devam ediyormuş, yol boyunca hangi soru ile karşılaşacağını düşünüp durmuş, kendince fikirler yürütmüş ve her defasında da yine her şeyi bildiğini düşünüp gülümsemiş.

Huzura vardığında ayakkabılarının nasıl da bembeyaz kaldığını görüp bunun gururu ile onları ayağından çıkarmış ve şemsiyesi ile birlikte kapının önüne bırakmış; sonra da çıplak ayakları ile ustasının önüne oturmuş, heyecanlı bekleyişine devam etmiş. Usta öğrencisinin üzerinde tek bir damla çamur olmamasından dolayı önce onu tebrik etmiş, şemsiyesini yine hiç kirlenmemiş ayakkabılarının yanında bıraktığını zaten biliyormuş usta. Gülümseyerek şu soruyu sormuş: -Şemsiyeni ayakkabılarının sağında mı bıraktın, solunda mı bıraktın.- Öğrenci bu soruya cevap verememiş ve elbette tek soruluk sınavı geçemediği için de mezun olamamış”.   

****************

Neden? Çünkü an’da değilmiş. Yol boyunca tek düşündüğü şey, kendisine ne soru sorulacağıymış. Üstünün hiç kirlenmemiş olması elbette bir tesadüf değil, sıkça yapılan pratiklerin doğal bir sonucuymuş ama sürpriz bir şekilde sıra dışı bir şey olduğunda (yağmurun yağması ve şemsiye kullanmak gibi) işler değişebiliyor. Yaptığımız şey her ne olursa olsun, eğer farkında ve farkındalıkla yapılmıyor, sadece alışıldığı üzere otomatiğe bağlanmış bir şekilde yapılıyorsa, farklı bir durum ile karşılaştığımızda aynı becerilerimizi kullanamayabiliyoruz. Öğretileri, öğretildikleri mekanda ve zamanda, kendi enerji alanı içinde pratikleştirmek çok keyifli ve kolay. Önemli olan o mekanının dışına, o zamanın ötesine ve başka alanlara taşıyabiliyor muyuz öğrendiklerimizi?

Yoga derslerinde nasıl oturulması gerektiğini, birbirimize sevgi ile bakmayı, nefesimizi takip etmeyi, öğretmene saygıyı, ustaya teslimiyeti ve egolarımızı, nefislerimizi kapının dışında bırakmayı becerebiliyor olabiliriz. Öğreniliyor bir şekilde. İçinde bulunduğumuz mekan, yaşadığımız an, herkesin zamanı farklı da olsa bize bunları öğretip uygulatıyor, hem de büyük bir keyifle…

Peki ya sonra. Kapıdan çıkıp evin yolunu tuttuğumuzda eve gidene kadar an’da kalabiliyor muyuz? Yürüyorsak, her yönden gelen sesleri duyup fark ederek, küçücük bir taşa bile takılmadan, nefesimizi takip edebiliyor muyuz? Araba kullanıyorsak, tüm dikkatimizi yolda tutup, elimizin altındaki direksiyonu her an hissedebiliyor muyuz? Bir aracın içindeysek ve şoför biz değilsek, an’da mıyız yoksa çoktan gideceğimiz yere gittik de yapmamız gerekenleri mi düşünüyoruz? Eve geldik; tam o sırada bir dizi izlemek var aklımızda. Oturduk açtık diziyi; ama azıcık da vicdan azabı duyuyoruz vaktimizi buna harcıyoruz diye ve aklımızda az sonra çocukların okuldan geleceği, akşama ne yemek yapılacağı, ertesi günkü planlarımız var. Dizi bitti. Şimdi soralım kendimize; başroldeki kadın oyuncunun ilk sahnede saçları açık mıydı yoksa toplu muydu?!...

Kaçımız bu soruya veya buna benzer başka kolay bir soruya cevap verebilir bilmiyorum. Çünkü ne diziyi seyredebildik ne çocuklara okuldan gelince yemeleri için bir şey hazırlayabildik ne akşama ne yiyeceğimize karar verdik ne de yarın ki program netleşti. Yani hiçbir şey yapmadık ama ne kadar yorgun hissediyoruz değil mi?

Ya da işten çıktık, kafamızda bir dolu şeyle akşam yogaya gittik. Kendimiz için harika bir şey yapıyoruz. Oh ne güzel, ders başlarken o gün olan ne varsa her şeyi kapının önünde bıraktık. İyi bir öğrenciysek ders sırasında onlar kapı altından sızıp aklımıza düşmedi. Yaşasın… Ders bitti, daha kapıdan çıkar çıkmaz hoppppp hepsi tekrar orada. Yol boyunca kapıda bırakıp sonra geri aldıklarımızla boğuşarak eve geldik. Tanrım ne kadar da yorgunuz, halbuki yoga yapmıştık, dinlenmiş olmamız gerekmiyor muydu? Yoksa bu yoga işe yaramıyor mu?

Her neyse, bunlar son derece basit örnekler. Ama hepimiz ne anlatmak istediğimi anladık. Düşünün, hikayenin kıssadan hissesini; bir zen öğrencisi neredeyse on yıl eğitim alıyor ve mezun olmak için gereken tek şart an’da olması, her zaman ve her yerde. Peki ya biz? O gittiğimiz yoga merkezinde öğrendiğimiz her şeyi demeyelim hadi, yarısını hayatımıza geçirebildik mi? Her ne yapıyorsak yapalım, yüzde yüz orada olmamız gerektiğini hepimiz öğrendik, hatırlıyor muyuz her an? Daha kapıdan çıkarken öğretiyi arkamızda bırakıyoruz, tekrar gittiğimizde kapıdan alırız, o gün orada uygularız, dönüşte boş verelim gitsin, bizimle gelmese de olur. Olur mu?

Olmaz! Öğrendiklerimiz hayatımıza yerleşmeden, yaşamımızın bir parçası olmadan, kısaca içselleşmeden bize ait olamaz, biz olamaz. Sadece kendimizi kandırıp, yaşam okulundan mezun olamadan geçip gideriz bu yaşamın içinden.

Yoga yapma, sen Aşk’la Yoga OL…

Go to top