Ayurveda, hakikatin sırlarına vakıf olan rishilerin, meditatif zihinlerinin bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Binlerce yıl, öğretileri ustadan çırağa sözel olarak aktarılmış, sonuçta Sankskrit dilindeki melodik şiirler halinde Veda’larda yazıya geçirilmiştir.

Zamanla bu metinlerin bir kısmı kaybolmuş olsa da; Ayurvedik bilginin büyük çoğunluğu günümüze kadar ulaşmayı başarmıştır.

Rishilere göre Kozmik Bilinç, 5 temel prensip –veya element- halinde kendini gösteren enerji bütünüdür: Boşluk (Eter, Akash), Hava (Vagu), Ateş (Tejas), Su (Jala), Toprak (Prthvi). Ayurvedik bilimin kalbinde bu beş element kavramı yatar. Kozmosu oluşturan bu elementler, mikrokozmos olan insan yapısında da mevcuttur. Bu elementlerin vücuttaki dağılımları, dengesi, kombinasyonları, bileşimleri gibi pek çok yönü Ayurveda’nın temelini oluşturur. Elementlerin birleşimi ile Dosha adı verilen kişiye has vücut bileşenleri oluşur. Bu doshaların bedende dengelenmesi Ayurveda’nın ana hedeflerinden biridir.

İlkçağın kadim Hint bilgisinde Ayurveda’ya göre; ilk olarak Eter elementi, kozmik ses titreşimleri olan ’aum’dan meydana gelmiştir. Eter'in hareket etmesiyle Hava, Hava’nın sürtünmesi ve ortaya çıkardığı ısıyla Ateş, Ateşin yoğunlaşmasıyla Su ve Suyun da yoğunlaşmasıyla Toprak oluşmuştur. Yani diğer dört element, ilk ve beşinci element olan Eter’den meydana gelmiştir. Ve bu dört elementin yokluğunda, beşinci element olan eter anlaşılamaz. Küçük bir örnekle bu kavramı açıklığa kavuşturmak mümkündür: Bedende dolaşım sistemimizdeki kan damarlarının çeperleri hücresel boyutta katı (toprak), sıvı (su) ve gaz (hava) içerir; ancak damarın dolaşımı sağlayabilmesi için silindir boru şeklindeki damar yapısının içinde oluşan boşluğa ihtiyaç vardır. Dışındaki damar yapısı olmadan, bu boşluk anlamsız ve işlevsizdir.

İlkçağ’daki bu yaklaşımın bir benzeri Çin toplumunda da mevcuttur. Her şeyin ondan yapıldığı bir gereç anlayışı vardır. En eski Çin düşüncelerinde tat duyusunun elementlerden yansıdığı; tatlı, acı, tuzlu, ekşi gibi kavramların su, ateş, toprak, tahta, maden gibi elementlerden doğduğu biliniyordu.

Dilimizde ‘eter’ kelimesinin karşılığı olabilecek ‘özdek’ sözcüğü türetilmiştir. Etimolojik olarak özdek; ‘iç’ anlamındaki ‘öz’ deyiminin, ‘öze değen’ anlamını dile getirmek üzere ‘dek’ yapısıyla birleştirilmesiyle oluşturulmuştur. Metafizik varsayımlarda, evrenin yer kaplayan ve her kalıba girebilen böylesine bir tözden yapıldığı ileri sürülmüştür. Özdek, sonsuz çeşitlilikte somut biçimler halinde var olur.

İlkçağ sonrası, Antikçağ Yunanlıları da benzer şekilde varlığın kökünde bir ilk özdek bulunduğunu düşünmüşlerdir. Thales’in, bu özdeğin su olduğunu düşünmesiyle başlayan akım, Anaksimandros’un, ilk özdeğin doğrudan doğruya algılanabilir bir özdek olmayacağını düşünmesiyle birlikte, o dönemde özdek kavramının somuttan soyuta aktarılmasıyla devam etmiştir. Anadolu bilgini Anaksagoras’a göre “her şeyde her şeyin bir kesimi vardır. Ekmek yediğimiz zaman gövdemiz büyür; çünkü ekmek etin, kanın, kemiklerin, derinin vb. ilk özdeklerini kapsar. Bu, daha önce buğday için de böyle olduğu gibi; buğdayın kendi beslenimini sağladığı toprak, su, hava, güneş ısısı (ateş) için de böyledir.” Kronolojik sırada Anaksagoras’ı izleyen Empedokles’e göre evren dört özdeksel öğe olan toprak, hava, su ve ateşin bileşimidir. Bütün varlıklar bu dört öğenin çeşitli oranlarındaki bileşimlerinden meydana gelmişlerdir. Pytagoras ve Aristoteles, Empedokles’in bu dört öğesine beşinci öğe olarak Osmanlıca bir kelime olan Esîr (Yunanca Aether/Eter)’i eklemişlerdir. Fizik biliminde Esîr, bütün evreni kaplayan ağırlıksız bir tözdür.

Otaçağ’da ise simya anlayışına göre ‘ilk madde’yi elde etmek üzere, dört element üstünde ustalaşma kavramı tarihte yerini almıştır. Bu çağda dinsel gelişimlerin etkisi büyüktür. İslam tasavvufuna göre özdek kavramı, toz zerreleri anlamına gelen Hebâ ile ifade edilmiştir. Alemdeki bütün sûretlerin Hebâdan meydana geldiği söylenir. Bununla beraber, Hebâ'nın vücutta bir aynı yoktur; yalnızca içinde bulundurduğu sûretler itibariyle vardır. Hebâ ile sûret ilişkisini ancak beyazlık ile beyaz ilişkisi şeklinde anlamak mümkün olur. Beyaz olmadan beyazlık anlaşılamadığı gibi, sûret olmadan da hebâyı kavramak mümkün değildir. Tıp adamı İbn-i Sina da bu görüşü desteklemiştir.

Yeniçağ’da Descartes, Newton ve Kant gibi pek çok düşünür de özdeğe dair farklı görüşler belirtmişlerdir. Bu çağın ünlü fizik bilgini Newton, özdeği şöyle tanımlamaktadır: “Tanrı özdeği yaratırken katı, dolu, sert ve devingen, içine girilemez parçacıklardan meydana getirmiştir. Bu parçacıklar o kadar serttir ki ne aşınır, ne kırılır.” Günümüzde bilim, atomun parçalanmasıyla bu anlayışın ötesine geçmiştir.

Bahsedilen eski biliminsanları, farklı bilim dalları üzerinde ustalaşırken diğer bilimleri görmezden gelmemişlerdir. Tam tersi, çoğu, ayrı bilim dalları üzerinde aynı anda çalışabilecek kapasitededir. Bunun en büyük sebebi, evrenin bölünmez bir bütün olduğu gerçeğidir. Her nesnenin, her insanın, her bilimin ve sanatın birbiri üzerinde etkisi vardır. Özellikle Antik ve Ortaçağ’da, felsefi düşünürler sadece felsefeyle ilgilenmekle kalmamış, aynı zamanda astronomi, fizik, din, tıp, kimya vb. alanlarda da ayrı ayrı çalışmalar yürütmüşlerdir. Burada dile getirilmek istenen, güçler birliğini desteklemek ve bir ilkenin, bir diğer ilkeyi yönetmesine izin vermek değildir. Aksine, yönetmenin ve bir güç savaşının gereksiz olduğudur. Çünkü temelde her biri, bir diğerinin parçasıdır. Anlaşılmalıdır ki; her bilim, sanat, kültür, felsefe dalı birbirinin etkisi altındadır. Çünkü evren bir bütündür ve onu, enginliği sebebiyle kategoriler altında incelemek gerekliliği; parçalara bölüp, bir bütünün parçaları değilmişçesine ayrılaştırmak demek değildir. Bunun en güzel örneklerini Albert Einstein sergilemiştir. Çoğu iki boyutlu tartışmaya üçüncü bir boyut getirerek bugün dünyanın en çok tanınmış ve kabul görmüş biliminsanlarından biri haline gelmiştir. Bilimi; dinden, sanattan, felsefeden tamamen farklı bir oluşum gibi düşünmemesi, yeni fikirlere açık olabilmesini ve farklı düşünebilmesini sağlamıştır. Yaptığı çalışmalarla yaşadığı dönemden yıllar sonra bile, buluşları henüz herkesçe anlaşılamamış olsa da; adı herkesçe duyulmuştur.

Tüm bunlarla birlikte varılan nokta; özdeğin, bilinçten bağımsız olarak var olan ama duyu organlarıyla algılanarak bilinçte yansımalar yapan ve tüm nesnel gerçekliği dile getiren felsefik bir kavram olduğudur. Özdek, somut biçimler halinde var olur ve çeşitliliği sonsuzdur. Bu somut biçimler dışında ayrı bir özdek yoktur. Yani, somut biçimlerinin dışında bir özdek aramak; elma, armut, kiraz vb.lerinin dışında ‘meyve’yi aramaya benzer. Ayrıca, Einstein’ın bütün açıklığıyla gösterdiği gibi, özdek, devinim/değişim ve uzay-zamandan ayrı tutulamaz. Çünkü özdek, kendiliğinden değişken ve gelişkendir. Özdeği, somut formlarının nitelikleri ve özellikleriyle aynılaştırmak da yanlıştır. Çünkü bu somut formlar sonsuz değişim ve çeşitliliktedir. Bu özellikleri ve nitelikleri, özdeğin kavramsal yapısıyla aynılaştırmak; özdeği bu özelliklere ve niteliklere indirgemektir. Nasıl ki meyve karpuzda kırmızı, kavunda sarı, üzümde tatlı ve limonda ekşidir; meyvenin sonsuz çeşitlilikteki somut biçimlerinin özellikleri, bizzat meyvenin özellikleri değildir. Özdek de sonsuz çeşitlilikteki somut biçimlerinde, değişik ve sonsuz çeşitlilikte özellikler ve nitelikler gösterir.

Özdek ne yaratılabilir, ne de yok edilebilir; ancak sürekli olarak değişir ve bir halden başka bir hale geçer. Evren, bu sürekli ve sonsuz değişimin tarihsel süreci içinde gerçekleşmiştir. Einstein’ın bütün dünya fizikçilerince kabul edilmiş bulgularına göre özdek, bağımsız zaman ve bağımsız uzay içine yerleşmiş katı ve değişmez bir yapı değil; tersine, sonsuz değişme ve dönüşme sürecinde, kesin bir yapısı olmayan, sonsuz ve sürekli bir oluşumdur. Sanki ondan ayrı bir kavrammış gibi özdeğe karşı çıkarılan enerji anlayışı da Einstein’ın ünlü buluşlarıyla farklı bir boyut kazanmıştır. Eskiden özdek, atomlardan oluşan, durgun ve kütlesinin varlığıyla elle tutulur bir nesne olarak tanımlanır; enerji ise kütlesiz ve gözle görülmez bir özdek-karşıtı olarak bilinirdi. Einstein, enerjinin de bir kütlesi olduğunu, kütle denilen özelliğin yoğunlaşmış enerjiden başka bir şey olmadığını ve özdek ile enerjinin aynı şey olduğunu kanıtladı.

Böylece kadim Ayurveda bilgisiyle örtüşen bu buluşlar sayesinde, ünlü bir fizikçinin de dediği gibi, bütün ayrımlar ”Einstein’ın evren olarak belirttiği dört boyutlu süreklilikte eriyip gitmişlerdir”.

Devam edecek

Birinci Bölüm

 

Kaynaklar ve İleri Okuma

1) Hançerlioğlu, Orhan, Felsefe Ansiklopedisi Kavramlar ve Akımlar (2000), 2. Basım, Remzi Kitabevi, İstanbul.
2) Uludağ, Süleyman, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü (2005), 2. Basım, Kabalcı Yayınevi, İstanbul.
3) Lad, Vasant, Ayurveda The Science of Self-Healing (1987), Lotus Press, Wisconsin.
4) Frawly, David, Ayurveda and the Mind the Healing of Consciousness (1997), Lotus Press, Wisconsin.
5) Hakkı, Erzurumlu İbrahim, Marifetnâme (2003), Sadeleştiren: Başar, M.Fuad, âlem yayıncılık, İstanbul.
6) Guyton, Arthur C., Textbook of Medical Physiology (2006), 11th Ed., Elsevier, Philadelphia.

SİTEDE ARA

Go to top