Her sabah erken saatlerde hipofizden bir damla salgılanarak bizi uyandıran, uykulu yatağımızdan hayata geçmemizi sağlayan, gün boyu bizi canlı tutan, hayattaki tehlike ve tehditlerle başa çıkmamızı sağlayan hormonumuz; kortizol.

Belki de şaşırdınız! Kortizolu hep stres ve bel çevrenizde birikmiş istenmeyen yağ simidiyle özdeşleştirip, kafanızda kortizolle ilgili negatif bir algı oluşturmuştunuz.

Ancak durum öyle değil; kortizol bedenimizin iç kimyasında çok önemli yeri olan ve bizim hayatta kalmamızı sağlayan pek değerli bir hormonumuz. Ama sadece gerçekten gerektiğinde salgılandığı zaman.

Bedenimizin dış görünüşü onbinlerce yıldır yani taş devrinden bu yana evrim geçirmiş, değişmiş, modern hayata geçişle daha bakımlı, manikür, pedikürlü ve tıraşlı olsa da içimiz hala daha taş devrinde yaşıyor. Ve pek çoğumuz bu gerçeği ya bilmiyoruz ya da önemsemiyoruz.

Bedenin iç kimya dengesi yani homeostaz onbinlerce yıldır aynı prensiplerle korunuyor ya da bozuluyor. Parçası olduğumuz makrokozmozun (Büyük Doğa) bize verdiği yaşamsal salgılar, enzimler, sıvılar, ısı, tuz, kan, hücre, hücre içi ve çeperi oluşumlar tarafımızdan keşfedildikçe hayattaki en gerçek mucizenin yine zihin/beden bütünlüğümüz olduğunu idrak etmemiz çok doğal.

İç kimyamız bize kendini belli edip, sırlar aralandıkça bu bedenin işleyişinde rolü olanların sadece iskelet, kas, kan, sinir ve sindirim sistemi olmadığını anlamaya başladık.

Kortizol bizi hayatta tutmak ve tehliklerden kaçıp korunmak için salgıladığımız adrenalin hormonunun kardeşidir. Bir tehlike anında kana önce adrenalin salgılanır ki bu bizi taş devrinde bir vahşi hayvan saldırısı ya da kıtlıktan koruyan hormondur. Adrenalin kana salgılanır salgılanmaz, onun kardeşi kortizol ona eşlik eder. Adrenalinin görevi bizi o andan hızlıca kurtarmaktır. Ortamın gerektirdiği şekilde ya kaçarak ya savaşarak ya da donarak reaksiyon vermemizi sağlar. Tehlikeyle karşılaştığımızda bize gelen o ilk telaş ve hızlı şok adrenalinin etkisidir. Adrenalin de sizi alarmda tutmaya yarayacak kortizol salınımı için mesaj göndermiş olur. Zira tehlike geçinceye kadar adrenalin salgılamaya devam ediyor olsaydık, hiçbir insan 50 yaşına bile gelemeden kalp yetmezliğinden ölürdü.

Adrenalin sahneden çekilip yerini kortizole bırakınca;

  • Kandaki şeker yükselir (ki hızlıca koşup kaçabilin)
  • İnsülin salınımını tetikler (şekeri, kas hücrelerine ulaştırmak için)
  • Oksijenin kaslarınıza daha hızlı ulaşması için kan basıncını arttırır (ki hızlıca koşup kaçabilin)
  • Olası bir saldırı anında, hayati önem taşıyan organları koruması (ve hızlıca koşup kaçabilmeniz için hızlı enerji sağlamak) için depolanmış yağı karın bölgesine doğru harekete geçirir.
  • Daha fazla şeker yapmak için kas, deri ve kemikleri parçalar (ki bu sayede hızlıca koşabilin)
  • Bağışıklık sistemini baskılar (bir enfeksiyonla savaşmak, kaçmamız gereken bir anda öncelik değildir)
  • Sindirimi baskılar (hayatınız tehlikedeyken yiyecek sindirmenize gerek yoktur)
  • Üreme fonksiyonlarınızı baskılar (dolayısıyla libidonuz düşer, saldırı altındayken cinsel dürtüye ihtiyacınız olmaz)

İşte yüzbinlerce yıldır bu yeryüzünde soyumuzun devam etmesi için bizi koruyan pek değerli hormonumuz kortizol neden modern çağda baş düşmanımız oldu?

Kortizol gereğinden sık ve çok miktarda salgılanır oldu. Bunun nedeni de insanın doğal yaşam ortamı ciddi anlamda değişti. Doğada yaşarken belki haftada, iki haftada ya da ayda  bir ihtiyaç duyulan adrenaline bağlı kortizol hormonu salgılaması şimdiki modern hayatta insanın tehdit algısı değiştiği için çok daha sık olmaya başladı. Ormanda avlanırken karşımıza çıkan arslan tehditi yerini iş yerindeki patron, son iş teslim tarihleri, ilişki problemleri, sıkışık trafik geçinme derdi, çocukların sorunlarına bırakmış durumda.

Doğa bizi yaratırken hayatın bu kadar modernleşeceğini hesaba katmadığı gibi insanların bu kadar uzun yaşama planı da olacağını da düşünmemiş. Bize sadece tek bir tane stres tepkisi vermiş. Ve bu stres tepkisi gerçek tehdit ile algılan tehdit arasındaki farkın ayrımını yapamıyor. İş böyle olunca tehdit gerçek de olsa sanal da olsa tepkimiz aynı oluyor.

Gerçek tehdit varsa ya hızla kaçıp kurtuluruz ya da savaşıp yüksek enerji gereksinimi için kullanıma hazır şekerin tümünü kullanırız. Ancak tehdit sanal ise böyle bir enerji kullanımı olmuyor ve fazla şeker hemen bel bölgesine yerleşiyor.

Eğer tehdit gerçekse adrenalin ve kortizol peşpeşe salgılanıp, beden son hızla kaçıp ya da savaşıyor. Eğer bu tehdit ölümle son bulmazsa, kişi mağarasına, evine, mahrem alanına geri dönüp saklanıyor. Dinlenip iyileşiyor. Aşırı tetiklenmiş sempatik sinir sistemi gevşiyor, beden dinlenmeye geçince parasempatik sinir sistemi çalışmaya başlıyor. Ancak tehdit gerçek değilse ve hayatın kendisi kronik bir tehdit haline gelmiş ise, işte o zaman beden hiçbir zaman dinlenme moduna geçemiyor ve sürekli sempatik sinir sistemi alarmda kalıyor. Kortizol düğmesi basılı kalmış gibi sürekli kana kortizol pompalanıyor. Kortizolün bir de kana bir öncekinden daha fazla pompalanma özelliğini düşünürsek kandaki kortizol seviyesi gittikçe artıyor.

Kortizol hormonunun bedendeki bütün sistemler üzerinde önceliği olduğu ve sizi tehlikeden koruma hormonu olduğu için böbrek üstü bezleri kortizol üretirken sindirim sistemi yani hayati önem taşıyan besinleri sindirme ve özümseme işlemi sekteye uğrar. Uzun süreli kronik stres altındaki kişilerde mineral, vitamin eksikliği, mide ve barsak sorunlarının çokça görülme nedeni budur.

Beden kortizol hormonu tarafından uyarıldığında yağ yakımını anında durdurup, metabolizmayı yavaşlatıyor. Enerji ve yağ depolarını koruma moduna geçiyor. Bu da kronik stres altında olan kişilerin bazal metabolizmasının çok düşük olmasını ve bel çevresinde yağ fazlalığı olmasını açıklıyor.

İnsanın kanı kortizol doygunluğuna ulaşmışken bağışıklık sistemi kapanıp uykuya geçiyor, zira şimdi enfeksiyon ve virüslerle savaşma zamanı değil, arkandan koşan arslandan kaçma zamanı. Arkandan  arslan koşuyor sanrısıyla evden işe, işten eve koşuştururken üreme ve cinsellik gibi bir dürtün olamıyor, seks hormonları tamamıyla baskılanmış ve cinsellik tam anlamıyla rafa kaldırılmış oluyor. Segonder infertilite diye sınıflandırdığımız kısırlıkların  %90’ı kronik stres kaynaklıdır.

Anlaşılan o ki, bedenimizdeki strese tepki verme sistemimiz henüz modern günlük hayatın streslerini daha hafif bir şekilde atlatacak denli evrimleşmemiştir. Ya da gelişmiş korteksimiz yüzünden sofistike tehdit algılarını yönetme becerimiz gelişmemiştir

Hayatımızda  çok farklı türde stres kaynakları var ve bunlar herkes için farklı olabilir. Kiminin finansal, kiminin fiziksel, çevresel, kimyasal, beslenme kaynaklı ya da iş kaynaklı olabilir. Özellikle son 20- 25 yıldır çoğunlukla da duygusal olabilir. Ancak herkesin strese verdiği tepki hormonal olarak aynıdır.

Bazen neyin stres neyin stres olmadığını bile ayırt edemeyecek durumda olabiliriz. Bu yüzden öncelikle streslerimizi belirlememiz gerekir.

Genel olarak stres faktörlerini farklı başlıklar altında inceleyelim:

Fiziksel: Travma, hastalık, kaza, ameliyat, yaşlanma, alerji, enfeksiyon, enflamasyon, açlık, kan şekerinin düşmesi

Duygusal: Yas, kızgınlık, öfke, suçluluk, ölüm nedeniyle kayıp, boşanma, ilişkiler, güvensiz hissetme, sevilmeme, korku, endişe, yalnızlık, bunalma, depresyon

Beslenme Alışkanlıkları: Alkol, kafein, trans yağlar, rafine karbonhidratlar, gıda kimyasalları, besin eksiklikleri, allerjen gıdalar ve açlık

İlaçlar: İltihap önleyiciler,  antiasitler, doğum kontrol hapları, statinler gibi tansiyon ilaçları

Çevresel: Kirlilik, kimyasallar, toksinler, sindirilemeyenler, ısı fazlalıkları, gürültü

Yaşam tarzı: Sigara, uyuşturucu, uzun süren oturma, aşırı egzersiz, zayıf uyku, vardiyalı çalışma

Gördüğümüz gibi artık stres kaynaklarımız epeyce sofistike olmuş durumda ve eğer bu stres kaynaklarını tespit edip, onları algılama biçimimizi değiştiremiyorsak strese bağlı sıkıntılar, semptomlar ve hastalıklar yaşarız.

Kortizol hormonumuzu yönetebilmek, stresimizi yönetebilmemiz demektir. Yoga geleneğinde bu nefes, bedensel duruşlar, odaklanma ve meditatif halleri deneyimleme gibi değişik yogik çalışmalarla sağlanır. Stres odaklı çok nokta atışlı çalışmalarımız arasında hormon yoga terapi, gevşeme teknikleri, yönlendirmeli meditasyonlar ve yoga nidrayı sayabiliriz.


SİTEDE ARA

Go to top