Geçen yazımdaki çağrım yerini buldu. Pek çok yorum, mesaj ve soru aldım. Herkese teşekkürler. Fakat ilginç bir durum var. Bana gelen soru ve yorumların çoğu, hatta ağırlıklı çoğunluğu ne yoga, ne yoganın ülkemizdeki ahvâli, ne de yazdığım içerikle ilgiliydi... En çok merak edilen ya da yorum yapılan neydi, tahmin edebiliyor musunuz? Ben. Evet efendim, şahsım. Birisi bir şey işaret ederken gösterilen yere değil gösteren parmağa bakma adetinden midir, eleştirilen şeyin kendisi olduğunu farketmemek için dikkati başka yöne çekme arzusundan mıdır, yoksa biz bize takılıyorduk bu tip de nereden çıktı telaşından mıdır, bilmiyorum. Çok da önemli değil, şaşırmadım.

Önemli ve şaşırtıcı olan şu: Yorumların yarıya yakını, yazılarımı “korkusuzca” yazdığım için beni tebrik ediyordu. Hatta bu yorumu ilk yapan küçükhanıma da şaşkınlıkla “Cumhurbaşkanlığı gibi iktidarlı bir müesseseyi mi taşlıyorum ki korkayım?” sorusunu yönelttim –ki kendisini, beni “bence sen şunu istiyorsun, peki neden bunu yapıyorsun,” tarzı cümlelerle analiz etme yürekliliğini gösterdiği için de ayrıca tebrik ederim. “Egom öyle istiyor cicim,” diyerek varmak istediği analiz noktasına kendisini kısa yoldan çekerek kurtuldum fakat bu korkma, cesaret meselesiyle ilgili yorumlar (hem de açığa değil, mesaj kutuma düşerek) devam edince ciddiye almaya karar verdim.

Bu yorum bu kadar çok yapıldığına göre, ortada bir korku mu kol geziyor? Taşlama yoluyla hicvettiğim, dalga geçerek laflar hazırladığım, ya da öyle yaptığımı sandığım bu yazıları yazarken ben de korkmalı mıyım? Öyleyse neden? Kimden korkuyor olabilirim? Bana oklar fırlatacak Hint tanrılarından mı? Bir iktidardan mı? Hmm yoksa ülkemizde yoga camiası/sektörü tanrısallaşmış iktidar odakları mı üretmiş? Omurgalar esneyemeden sadece karınlar mı semirip güçlenmiş?

Korkma titre! Cevabı veriyorum: Evet, galiba öyle. Peki neymiş, kimmiş bu iktidar odakları, oturdum, düşündüm.

Öncelikli cevabım, bitmek tükenmek bilmeyen, her ama her alanda baskısını, zulmünü üzerimizde hissettiren “mahalle baskısı.” Gün geçmiyor ki, ay ne derler, eyvah hakkımda kötü düşünmesinler, of benim de dedikodumu yapmasınlar, beni de eleştirmesinler, sakın herkesi doladıkları dillerine ben de düşmeyeyim, aman öğrenci kaybederim, itibarım zedelenir de biterim kaygılarıyla yaşamayalım... Kendini tanıma, ortaya koyma cesareti ve şiarıyla yürüdüğümüzü iddia ettiğimiz bu yol kendi norm ve baskılarını mı üretmiş acaba? Rol modellerinin yaptığı her şeyi yapar, onların yapmadığı şeyi yapmıyormuş gibi görünerek mi var ediyoruz kendimizi camiada? Vallahi ülkede öyle bir rol modeli var ki (çoğumuz öğrencisi olduk, bir kısmımız hala onun gibi konuşuyor), kendini sürekli yeniliyor, yeni baştan yaratıyor, harika işler yapıp o yolu başkalarına devrederek sıfırdan yeni şeyler inşa ediyor. Hepsini de büyük bir yaratıcılık, heyecan ve özveriyle gerçekleştiriyor. Çok da güzel işler çıkarıyor. Model alınacak en değerli özelliği budur benim gözümde. Bunu model alabilen kaç kişi var? Tutunmayı, sahip olduklarına pençelerini geçirip sıkı sıkı sarılmayı hangimiz bırakabiliyoruz? Kendimi kattığıma bakmayın, alınmayın diye birinci çoğul şahıs kullanıyorum.

İlla bir norm olacaksa, değişimi norm olarak ortaya koyabilme fikrine ne kadar açığız? Değişmek mi en büyük korkularımızdan biri? Normlaşmış yoga anlatım dilinin alaşağı edilmesi, o son derece ciddiye aldığımız uğraşımızla, muhteşem varlığımızla ve normalleşmiş yöntemlerimizle dalga geçilmesi bu kadar mı korkutucu? ODTÜ’de bildiri dağıtma geleneği vardı. Yemekhanede yemek yiyorsunuz misal, birisi gelir, masaların üstüne pat pat küçük kağıtlara yazılmış bildiriler koyardı. Çok büyük çoğunluğu “gün geçmiyor ki faşist iktidar...” kalıbıyla başlayan bu bildirileri belki göz ucuyla okur, pek de dikkate almazdım. Apolitik olduğumda değil, bu dilin beni çok sıkması, kapsamaması, yaratıcılıktan uzak ve donuk olmasındandı. Pek kimseyi de heyecanlandırmazdı. Kemikleşmiş her söylemin normlaşmış bir iktidar olması gibi, bu dili eleştirmeye kalktığımda da “vay sen ne anlarsın, şşt pişt sus, sen zaten...” diye susturulurdum. Yeni bir dile ve karşı çıkış biçimine alabildiğine direnen bu odakların ne kadar yanıldığını gezi dilinin kapsayıcılığında gördük. Dili değiştirmek, söylemi yapıbozuma uğratmak normu ve sistemi, eh dolayısıyla kendimizi değiştirebilmenin büyük koşullarından birdir. Olur da dil meselesinin iktidar kurmak ve onu yıkabilmek üzerindeki önemini araştırmak falan isterseniz; Bkz: Saussure, Lacan, Barthes, Chomsky, Deleuze ve Guattari, Foucault, Kristeva, Derrida...

Demek ki dili, normu, sistemi eleştirmekle cesaret gösterdiğim düşünülüyor ve ilk iktidar odağımız değişime direnenlerin yarattığı mahalle baskısı oluyor. Elde var bir.

İkincisi, sıkı durun, yoga sektörünün erkek egemen bir söylem ve yapı üretmiş olması olabilir mi? Daha yogik konuşacak olursam; eril egemen, pingala baskın, sempatetik sistem ağırlıklı, Shakti’si uykuda...olabilir mi? Hadi canım, kadın-erkek oranına bir bak, 90’a 10 bir oranla nasıl olabilir böyle bir şey? Bal gibi olur...

Bir kaç sene önce piyasanın ünlü erkek oyuncularından birinin ettiği bir laf beni şok etmişti ve galiba bu piyasada bulunma arzumun sönmeye başlaması da bu şaşkınlık ve tiksintiye denk gelir. Kim olduğunu sormayın, zinhar söylemem, şu güzel ortamı yogaleaks’e çeviremem. Bir değil, hem de bir kaç kere, ülkemizde kadın öğrencilerin erkek hocalara daha çok güvendiğini dile getirmiş bu hoca kendisini feminist olarak tanımlar. Şok şok şok... Bu savı ne kadar doğrudur? Şapkaları çıkarın, önümüze koyalım, düşünelim. Mesela bunu tartışalım, benim ne kadar iyi yazdığımı ya da ne kadar cesur olduğumu değil... Bu iddianın dile getirilmesi kadar, doğru olma olasılığının tartışılması da tehlikelidir mesela, var mısınız? Erkek iktidarının kadınlar tarafından beslenip beslenmediğinden girelim, ülkemizde yoganın da buna teslim olup olmadığından çıkalım... Sistemin eril egemen olduğunu düşünmeme yol açan, ilgili hocanın bu iddiasını yayıla yayıla dile getirmesindeki aymazlık değil sadece. Piyasanın kendini var etme biçimi de son derece eril olabilir mi? Pazarlama dilinden, mahalle baskısının kurulma biçiminden, dişiliği “gizemli” workshop’lara hapsetmekten bahsediyorum. Hakkında çıkan “eşcinsel” suçlamalarına (suçlama tabiri de bu feminist (!) hocaya aittir) içerlemekten, hatta birbirini eşcinsel diye suçlamaktan (!!!?!), eşcinselliği suç sayan homofobiden söz ediyorum. Yapı bozulacaksa bunu da ancak bir erkek yapabilecekken ne haddime, elimin hamuru, ida’mın şefkatiyle benim üstleniyor olmamdan, ve bunu her nasılsa cesurca yapıyor olduğumun düşünülmesinden, erkek iktidarın savunulucuğunu üstlenen kadın kısmısından dem vuruyorum. Vakti zamanında ilgilendiği kadın kendisine ilgi göstermedi diye hakkında bin çeşit dedikodu çıkaran erkek arkadaştan, bu dedikodulara çanak tutup köpürte köpürte ağızdan ağıza yayan kadınlardan, dedikoduyu yapmasa bile ses çıkarmayan insanlardan (ki ses çıkarmayarak ortamı terk etmeyi seçenlerden biri de benim) falan bahsediyorum.

Shakti’nizi uyandırmaya ne dersiniz arkadaşlar?

Kadın, erkek, intersex, transgender, queer... Shakti’yi bilinçle (Shiva, consciousness) birleştirip güçlenmenin, eril-dişil enerjileri dengede savaşçılar olmanın, değişime gerçekten açılmanın, biraz daha çok ses çıkarmanın, ses çıkarana “ay korkmuyor musun” tepkisi göstermemenin, normlar ve yarattığı mahalle baskılarıyla karşılaşmanın, yüzleşmenin, yüzleşmekten korkmamanın, dili değiştirmenin, değişmenin, sarıldığınız tahtınızdan inmenin zamanı gelmedi mi dostlar? Ay parçalarım?

(Hem ülkede, “Türkiye’de ilk ve tek” olan, olabilecek bir şey de kalmadı. Pazarlama dilini değiştiremeyecekseniz “ilk ve tek” shakti’si uyanmış hoca benim, diye ortaya çıkabilirsiniz. Shakti’yi patentleyip kimseye kaptırmayabilirsiniz. Mesela.)

İşte ben bunu istiyorum bence, küçükhanım. İktidarları sarsmaya, sevgi yumağıymışcasına, dayanışma içindeymişcesine davranıp bir yandan yürütülen eril piyasa rekabetiyle yüzleştirmeye, yalanları dürtmeye çalışıyorum. Peki ne haddime, niye bunu yapıyorum? Belki o dedikodusu yapılan kadınla o gün dayanışmadığım için özür dilemek istiyorum. O gün “Sen ne iğrenç, ne erkek egemen, ne yalancı tipsin be,” diyemediğim o hocaya veremediğim cevap içimi şişirdiğinden yazıyorum. İnsanları umursamadan, satış kaygısı gütmeden, mahalle baskılarına tükürerek bir uçurtma uçuruyorum. Kimbilir belki de, sadece mat üzerinde değil, her yerde öğretebileceğimiz, var edebileceğimiz, yapmak değil “olabileceğimiz” yogaya hizmet ediyorum. Bu köşeyi bana verip bu kalpleri kadar temiz alanı açan güzel insanlar da böyle düşünüyor belki de. Tek derdimiz yoga olduğu için başka dertleri ti’ye almak istiyoruz. Senin de hocandan aktardığın gibi küçükhanım, “yoga kendini korkusuzca ifade etmektir.” Demek ki bence ben,

şimdi ve burada,

sadece,

yoga yapıyorum.

Bu sefer pek komik olamadım, gülünüp geçilemedim biliyorum, kusura bakmayın. Korku meselesini ciddiye alıyorum. Uçurtmalar rüzgâr sayesinde değil, rüzgâra karşı durdukları için uçarlar. Uçurtmaların korktuğu da rüzgâr değil, olsa olsa taş atan çocuklardır. Atsanıza, bi şey deniycem.

Namaste!

Go to top