Banana Yoshimoto “Mutfak” isimli romanına böyle başlıyor: *The place I like best in this world is the kitchen.

Sanırım bu, benim için de öyle. O mutfak dünyanın herhangi bir yerinde olabilir. Tek bir mekan seçmek zorunda kalsam mutfağı seçerdim. Hayat ateşle başlar. Ocağın, ateşin yandığı yer mutfaktır veya orası kolayca bir mutfağa dönüştürülebilir.

Yaşamak için yemek zorundayız ama biliyorsunuz, mesele bu kadar basit değil. Yoksa siz de benim gibi karın doyurmak için yemeyenlerden misiniz? İç içe geçen tatlar, birbirine uyumlu aromalar, bazen acı ve tatlı birlikteliği, yenilen yemeğin hoş görünmesi, ince seçimler… Hiçbir öğünü geçiştirmeden, özenle yemek hazırlamak ve yemek her şeyden önce insanın kendisine saygısıyla ilgili gibi geliyor bana.

Bu sayfaları okuyan sizlerin büyük oranda yoga yaptığını, en azından yoga ve meditasyonla ilgili olduğunu düşünüyorum. Doğu felsefelerine ilgili olup da yediğine içtiğine dikkat etmeyen insan azdır. Yemekle ilişkimiz bedenimizle kurduğumuz ilişkinin bir parçası. Yogi veya yogini olmasa da kendisiyle meselesi olan birçok insanın hayvan yemeyi bıraktığını gördüm. Yükselen bilinçleri, dünya görüşleri, fikirleri, onları bu noktaya getirmişti.

Ne yediğimiz sinirsel durumumuzu bile etkiliyor. Vegan veya vejetaryen olmasalar da sebze, meyve ağırlıklı beslenen insanların çoğunun nispeten daha sakin insanlar olduğunu gözlemledim. Ani parlamalarla tepki vermek yerine dinleyen, düşünen, bekleyen ve öyle cevap veren insanlardı onlar. Bir de kendine özen gösteren insanların yediklerine dikkat ettiğini gördüm.

Açlık ilkel bir içgüdü. Bu içgdüye hakim olma iradesini göstermek ise başlı başına bir öğreti. Birçok dinde ve öğretide çeşitli oruçlar var; yeme orucu, konuşma orucu… Neden oruç tutarız? Nefsimize hakim olmak, kendimizi kontrol etmeyi öğrenmek için kuşkusuz. Ne yediğine, ne söylediğine dikkat eden bir sufi gibi olduğumuzda, “hayvan” yanımızı kontrol altına almayı başardığımızda “daha” insan olacağız sanırım. Evet, ben buna gönülden inanıyorum. Ancak bu, hiç bitmeyecek bir mücadele. Yarı “hayvan” yarı “insan” canlılar olarak, insan olma mücadelesinde neredeyiz acaba? Toplum olarak ne kadar “insan” yaratabildik? Makro açıdan batığımda yani topluma baktığımda bir mücadele görüyorum. Tıpkı mikro açıdan insan bedeninde verdiğimiz mücadele gibi. Bilinçsiz (hayvan) yanımız, bilinçli (insan) yanımıza karşı… İnsan, bu çatışmanın bir sonucu aslında. Yaratıcı yanımız bilinçsiz yanımızdan besleniyor. İşi ise bilinçli yanımız yapıyor. Mesele ikisini dengede tutabilmek galiba.

Mutfak, işte bu yaratıcı alanlardan biri. Birbirine benzemeyen parçaları birleştiriyoruz. Yeni tatlar yaratıyoruz. Bir şiir yazar gibi. Bilinçsiz yanımız renkleri seçiyor, bilinçli yanımız tarifi yazıyor. Tıpkı “bütünlüklü” bir insan olabilmek gibi, yemek yapmak da “denge” kavramından besleniyor. Kekiği fazla kaçırırsanız yemek acılaşıyor. Neyi ne kadar koyacağınızı bilmek aşçılıktaki ustalığınızın bir göstergesi. Hayatta da nerede, ne zaman, ne yapacağımızı bilmek bizi gerçek bir yetişkin yapıyor. Ben Türkiye’ye baktığımda “ergen” bir toplum görüyorum. Yani, bilinçsiz yanını kontrol edemeyen, dengeyi bulamamış, büyüyememiş bir ruh…

Mutfakla veya yemekle olan ilişkimizi gözden geçirmek kendimiz hakkında bize birçok yeni şey söyleyecektir. Ne yiyoruz? Abur cubur? Sebze? Nasıl yiyoruz? Yavaş, hızlı? Olgun bir yetişkin olmak biraz da kendini bilmekle ilgili değil mi? Matrix’te kahinin mutfağının eşiğinin üzerinde Latince yazan yazıyı hatırlayalım: “Kendini Bil.” O zaman işe ne yediğimizi bilerek başlayabiliriz.

“Alt tarafı bir yemek” demeyelim. Özenle hazırlanmış, ağır ağır yenen, sağlıklı yemeklerle dolu sofralar kurmakla başlayalım işe…

Sevgiyle,

SİTEDE ARA

Go to top