Gelecekte distopik bir toplum mu olacağız? Huxley’in “Brave New World (Cesur Yeni Dünya)”başlıklı romanındaki gibi mi olacak geleceğin toplumu, yoksa Orwell’ın ünlü “1984” adlı romanındaki gibi mi?

Huxley bu magnum opus’unda, hazcı (hedonistik) bir topluma dönüştürülen bir distopyayı anlatır. Roman, Londra’da 26. yüzyılda geçmektedir ve distopik bir atmosferde gelişir olaylar. Romanda üreme teknolojisi, uykuda öğretim sayesinde toplum tamamen yeniden şekillendirilmiştir. Aslında bir ütopyadır da, çünkü; insanlık sağlıklı, teknolojik açıdan gelişmiş, savaşlar ve yoksulluk yoktur; tüm ırkların eşit olduğu ve herkesin mutlu olması gerektiği şekilde kurgulanan bir dünya vardır. Bu arada birey için çok önemli olan birçok değer de ortadan kaldırılmıştır. Örneğin birey özgür değildir ve fazla seçeneği yoktur. Ekmek özgürlükten daha mı değerlidir?

“Cesur Yeni Dünya” romanında  kitabın kahramanına iki seçenek sunuluyor: Ütopya’da delice bir yaşam, ya da bir kızılderili köyünde ilkel yerli hayatı… Bir üçüncü seçenek olamaz mı şeklinde eleştirilere de yol açıyor bu durum.

Son bilimsel teknolojik gelişmelere bakılırsa, aslında Huxley’in distopik dünyasının çok da uzağında olmadığımız görülebilir. Belki romanda olduğu gibi, insan geleceğin toplumunda laboratuvarda üretilecek, bu teknoloji bugünden hazırdır bu yönüyle. Klonlama teknolojisi de gelişiyor.

Ancak benim düşünceme göre, Huxley’in dünyası hayalidir, gerçekçi değildir, içinde geleceğin toplumuna benzeyen gerçekleri barındırsa da.

Çünkü ne yazık ki, savaş ve yoksulluğun yok edileceği bir dünya beklemiyor bizi, en azından çok uzak olmayan gelecekte. Tam tersine teknolojinin ve bilimsel buluşların savaşlarda kullanılacağı, acımasız bir şekilde iktidar savaşlarının insanlığı yıkabileceği, gücü elinde bulunduranın iktidarı elinde bulunduracağı bir dünyaya doğru gidiş vardır. Yoksulluk yok edilmeyecek, tam tersine sınıflar arasında çelişkiler ve uçurum giderek de artacaktır.

Gelecekte  sisteme baş kaldırmak, farklı olmayı seçmek bugün olduğundan daha zor olacaktır. Çünkü gelecekte insanlar bugünden çok daha fazla bir şekilde tek tip olmaya zorlanacaklardır.

Bu noktada Huxley’den bir alıntı yapmak istiyorum: “Eğer farklıysan, yalnızlığa mahkûm oluyorsun. Yalnız olana acımasız davranıyorlar.” [1]

Çünkü en kolay yönetilen toplum, tek tipleştirilmiş toplumdur. İşte Hitler’den bütün diktatörlere yapılan da buydu.

 

“Düşünce polisi” olacak mı?

“Bir gün karanlığın olmadığı bir yerde buluşacağız.” 

George Orwell, ‘1984’

 Orwell da kendi magnum opus’unu yazarken “Biz” ve “Cesur Yeni Dünya” kitaplarından esinlenmiştir. “1984”te her şey bireyin her anını denetleyen ve onun ruhunu yok etmiş olan iktidara ve onun simgesi Big Brother’a bir düşünsel başkaldırı ile başlıyor ve gelişiyor. İktidar çok güçlüdür, ama yine de, ona karşı çıkanlar, direnenler vardır ve her zaman da olacaktır.

“Bir aeronun hızı, 0’a indirgendiǧinde hareket hali yiter; bir insanın özgürlüǧü 0’a indirgendiǧindeyse suç işlemez. İnsanı suçtan arındırmanın tek yolu özgürlüǧünden arındırmaktır.” [2]

“1984” de bir distopyadır. Örneğin o kitaptaki düşünce polisi kavramı yakın gelecekte düşüncelerin okunarak, monitor üstünde okunması ile gerçekleşebilir. Devletler ve iktidar odakları, toplumu kontrol etmek için ‘yasal’ ya da ‘yasa dışı’ olarak bu yöntemden yararlanabilirler. Yani düşünce polisinin bir kontrol gücü haline gelmesi olasıdır. Bir olasılık da düşünce polisinin robot olmasıdır. Yani sistem toplumu, robot düşünce polisleri ile kontrol altında tutmaya çalışabilir, başka mekanizmaların yanısıra. Artık o noktadan sonra düşünme özgürlüğü de bir insan hakkı olarak insan hakları literatürüne girecektir. Bu distopik dünyada beyni yıkanmış ve iktidarın istediği noktaya yönlendirilmiş insanlar da bir robot gibi yaşayacaktır.

“Düşünce suçu, ölümü gerektirmez: Düşünce suçunun KENDİSİ ölümdür.”[3]

Geleceğin dünyasında, çok ileride sanatın var olmayacağını düşünüyorum, en azından yok edilmeye çalışılacağını. Sanat daha şimdiden kapitalizm tarafından bir metaya dönüştürülmüştür. Çünkü iktidar artık robot yapan robotlar dünyasında insanların insan olabilme özelliklerini de törpüleyerek onları da birer robot haline dönüştürmek isteyecektir. Sanat, insanın insan olduğunu duyumsamasının estetik bir yoludur. İşte gelecekteki iktidar odakları, bu nedenle sanatı hedef alacaklardır. Huxley’in “Cesur Yeni Dünya” kitabındaki toplumda sanat, edebiyat ve felsefe yoktur. Çünkü bunlar aynı zamanda birer eleştirel sorgulama yöntemleridir. Sistem, en küçük bir eleştiri ve sorgulamaya açık olmayacaktır.

“Geliştirdikleri söylenen şu yeni işlemi duydunuz mu? Hani şu hayal gücünü yok ettikleri…” [4]

Neil Postman tarafından kaleme alınan “Televizyon: Öldüren Eğlence” kitabında distopyalardan ikisi karşılaştırılmış. George Orwell tarafından yazılan “1984” ile Aldous Huxley tarafından yazılan “Cesur Yeni Dünya”nın karşılaştırılmasının sonucu oldukça “manidar”. Orwell kitapların ileride kimilerince yasaklanabileceğinden korkuyordu; Huxley ise, kitapları yasaklamanın anlamsızlaşacağından, çünkü ileride kimsenin kitap okumakla ilgilenmeyeceğinden… Orwell gerçeklerin bizden titizlikle gizleneceğinden korkuyordu. Huxley, bilginin devasa bir anlamsızlıklar denizi içerisinde kaybolacağından…  “1984”te, insanlar acıdan ve cezadan kaçınma; “Cesur Yeni Dünya”da ise keyfe ve hazza yönelme dürtüleri sayesinde kontrol ediliyorlardı. Kısaca, Orwell nefret ettiğimiz şeylerin bizi mahvedeceğinden korkuyordu; Huxley ise sevdiğimiz şeylerin bizi yıkıma götüreceğinden…[5] Distopik toplum edebiyata ve sinema sanatına esin kaynağı olmuştur. Yüzlerce film vardır geleceğin distopik toplumunu anlatan. Yine edebiyatta da öyle. Bunların en ünlüleri Huxley ve Orwell’ın romanları olmakla birlikte yine Jack London’un ‘Demir Ökçe’, Zamyatin’in “Biz”, – Ray Bradburry’nin “Fahrenheit 451”, Kurt Vonnegut Jr.’ın “Otomatik Piyano”, Katharine Burdakin’in “Swastika Geceleri”, Franz Kafka’dan “Dava”, Doris Lessing’in “Hayatta Kalma Güncesi”, Anthony Burgess’ın “Otomatik Portakal”, Kazuo Ishiguro’nın “Beni Asla Bırakma”, Suzanne Collins’in üçlemesi “Açlık Oyunları, Ateşi Yakalamak, Alaycı Kuş”, ve Hillary Jordan’ın “Uyandığında” adlı kitaplarıdır.”[6] Bu kitapların bir kısmını önceden okumuştum, kalanları da son dönemde okudum.
Bu konuda yapılmış distopik birçok iyi film de var. Örneğin “The Matrix”, “The Hunger Games”, “The Road”, “Escape from New York”, “1984”, “Children of Men”, “Blade Runner”, “The Maze Runner”, “Exmachina”, “Metropolis”, “Interstellar”, “The Robot”, “The Machine”, “Tron”, “Divergent” vb…”[7]

Bu kitapların ve filmlerin ortak noktası totalitarizmdir. Özellikle Zamyatin bu konuya vurgu yapar. Peki gerçekten gelecekte totaliter bir sistem mi egemen olacaktır?

Ursula K. Le Guin, Zamyatin’in “Biz” adlı kitabını şimdiye kadar yazılmış en iyi bilim kurgu-roman, klasik bir karşı ütopya olarak niteler. [8] Le Guin’in düşüncesine saygı duymakla birlikte bence en  iyi karşı ütopya romanı ‘1984’tür. Kendinden önceki kitaplardan esinlenmesine karşın, Orwell çok daha güçlü bir yapıt üretmiştir.

Ya da Max Weber’in, “demir kafesin (iron cage)” içine sıkışan  insan özgürlüğü gibi, gelecekte de bir totalitarizm bireyin özgür ruhunu hapsedecek?

Saint Simon, geleceğin toplumunun endüstri toplumu olacağını düşünüyordu. Oysa şimdi post endüstriyel toplumdan söz ediliyor.

Foucault’nun disiplin toplumu olarak adlandırdığı toplum, ‘1984’ kitabında mevcuttur. Burada her bir birey bir diğerinin polisidir, bedenler üzerinde kurulan iktidarlar vardır. Orwell’ın distopik toplumu aynen Foucault’nun sözünü ettiği “görülmeden gözetim altında tutan bir hapishane sistemidir” özünde. Foucault, modern iktidarı büyük gözaltı olarak niteler. Toplum, sistem tarafından hapsedilmiş ve sürekli gözetlenmektedir.

Foucault, bu tür toplumda “teftişin sürekliliğine, bakışların her yerde uyanık olduğuna”[9]vurgu yapar. Şöyle der: “Bu nedenden ötürü Bentham, iktidarın görünür ve bu varlığının kanıtlanamaz olması ilkesini koymuştur. Görünür: tutuklu gözünün önünde sürekli olarak, gözlendiği merkez kulesinin siluetini bulacaktır. Varlığının kanıtlanamaz olması: tutuklu o anda kendine bakılıp bakılmadığını asla bilmemeli, ama bunun her an olabileceğinden hiçbir kuşkusu bulunmamalıdır.” [10]

‘1984’ kitabında iktidar, bireyin sürekli gözünün önündedir, birey her yerde gözetlenmektedir. Kameralar, tıpkı bir hapishanenin merkez kulesinin siluetini oluşturur. Fakat iktidarı simgeleyen ‘Big Brother’ sembolünün varlığı kanıtlanamaz. Onun gerçekte var olup olmadığı toplumun nezdinde belli değildir. İşte tam Foucault’un anlattığı bu toplum, “1984” kitabındaki topluma bu açılardan uyar.

Gelecekte tek tek toplum içindeki bireyleri gözetleyen kameralara da gerek kalmayacaktır. İnsanlar doğrudan beyinlerini denetleyen çip ya da diger teknolojik sistemlerle denetlenecektir. Çünkü beyin artık yarı bilgisayara dönüşecek ve ondaki bilgiler dış bilgisayar ortamına da aktarılabilecektir. Yani gözetleme teknikleri ve sistemleri gelişecek ve değişecektir.

 

Gelecekte “düşünme suçu” olabilir mi?

Giyilebilir bilgisayar konseptine göre geliştirilen bu cihazlardan henüz ABD’de satışa sunulan Google Glass ise çok daha ilginç ve işlevsel. özelliği ise sesle verilen bir komutla ya da küçük bir dokunuşla yüksek kalitede fotoğraf ve video çekimi yapabilmesi. Google Glass sayesinde insanlara fark ettirmeden fotoğraf ve video çekimi yapılabilmesi birçok sivil toplum kuruluşunu kaygılandırıyor. ABD Tüketici Hakları Gözetim Grubu Başkanı: “Gözlük sayesinde, sizden izin alınmadan kayda geçilmesi, bu şekilde hayatınıza izinsiz girilmesi mümkün.” diyor.[11]

Bu da yakın gelecekte iktidarın insanlar üzerindeki denetimini arttıracak ve bireyin birçok haklarının iktidar tarafından ihlali anlamına gelecektir. Herhangi bir yerde herhangi bir zamanda haberiniz olmadan sizinle ilgili kayıt yapılabilecek. Zaten şimdiden cep telefonları ile de bu yapılıyor ve bireyin hakları ihlal ediliyor.

Yine toplu iğne başı kadar kameraların her yeri istila edeceği öngörülüyor. Eğer böyle olursa bireyin nefes alacağı ve özgür olacağı hiçbir yer kalmayacak. Her yerde Big Brother’ın yani iktidarın gözleri bireyin üzerinde olacak. Her şey her yerde sürekli olarak kaydedilecek. Birey yatak odasında, hatta tuvalette bile izlenebilecek. Foucault, “Hapishanenin Doğuşu” adlı yapıtında, modern iktidarın büyük gözaltı olduğunu söylemişti; gelecekteki iktidar ise çok daha büyük çapta bir gözaltı olacaktır. Beyninin içi izlenen bir insanın, fiziksel olarak izlenmesine dahi gerek yoktur.

Gelecekte insanların doğrudan beyinleri ile bilgisayarlara bağlanacağı ve internete girebileceǧi belirtiliyor. Öyleyse iktidar odakları da devlet de, insanların beyinlerini bilgisayara bağlayarak oradaki tüm bilgileri okuyabilir. İnsan zihninin bilgisayar ortamına aktarılması çalışmaları yapılıyor, bu olası olduğunda artık bireyin iktidardan gizleyebileceği hiçbir düşüncesi kalmayacak. Gelecekte belki de sadece düşünce suçu değil, belki “düşünme suçu” diye bir kavram da insan yaşamına girebilir. Böylece bireyin kontrol altına alınması ve yönlendirilmesi de iktidar açısından kolaylaşacak. Yani gelecekte bütün bu bilimsel ve teknolojik gelişmeler insan hak ve özgürlüklerine bir darbe olarak iktidar odakları tarafından kullanılabilir… Romanlarda ve filmlerde sıkça gördüğümüz distopik toplum gerçek olabilir.

Oregon Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmaya göre, insanların düşünceleri sayesinde okunarak ekranda görüntülenebiliyor. Bu araştırmada 23 gönüllüye 1000 tane insan yüzünden oluşan renkli fotoğraf gösterilmiş. “Biz birinin hafızasını alıp -ki tipik olarak içve özel bir şeydir -, onu beyinden dışarıya çıkarabiliriz.” diyor nörolog Brice Kuhl. [12]

Araştırmacılar bu çalışma kapsamında; 23 gönüllüye 1000 tane insan yüzünden oluşan renkli fotoğraf gösterdiler. Denekler fotoğraflara bakarken, fMRI cihazıyla onların beyinlerindeki kan akışındaki değişimler ile beyinlerinin nörolojik aktivitesi ölçüldü. Kullanılan bu yapay zeka programı sayesinde beyin aktivitesi matematiksel tanımlamalar vasıtasıyla ölçüldü. Bu yalnızca bir adımdan ibaret ve çok yakın gelecekte daha net olarak düşünce okunarak ekrana tam olarak yansıyacak.

Bu gelişmenin iktidar odakları ile birey arasındaki ilişkide nasıl rol oynayacağı üzerine düşünürsek, iktidar odaklarının ve egemenlerin bireyin yazgısını tam olarak ellerine alacaklarını ve onunla ilgili her hareketi, (fiziksel ya da düşünsel) kayıt altına alabileceklerini ortaya koyuyor. Böylece devlet ve iktidar odakları, bireyi tam olarak kontrol altında tutacak ve onun yalnızca düşünce özgürlüğünü değil, düşünme  özgürlüğünü dahi kısıtlayabilecektir. Yani eyleme geçmemiş bir düşünce bile gelecekte suç olabilecektir.

Orwell’ın “1984” adlı yapıtında dediği gibi belki de, “Geçmişi denetim altında tutan, geleceği de denetim altında tutar; şimdiyi denetim altında tutan, geçmişi de denetim altında tutar.”

 

Dip notlar

[1]Aldous Huxley: “Cesur Yeni Dünya”, İthaki Yayınları, İstanbul 2002, s. 93.
[2]Yevgeni Zamyatin: “Biz”, Versus Yayınları, İstanbul, s. 41.
[3]George Orwell: “1984”,
[4] Age, s. 89.
[5] http://www.bilimkurgukulubu.com/edebiyat/1984-ile-cesur-yeni-dunyanin-bir-karsilastirmasi
[6] Bakınız: “İlk Fırsatta Mutlaka Okunması Gereken 13 Distopik Kitap”, 17 Nisan 2015, https://onedio.com[7] ” The top 20 artificial intelligence films”, 8 January 2015, www.theguardian.com
[8] Yevgeni Zamyatin: “Biz”, arka kapak.
[9] “Michel Foucault: “Hapishanenin Doğuşu”, İmge Kitabevi Yayınları, Ankara, Temmuz 1992, s. 246.
[10] Age. s. 253.
[11] https://dunyalilar.org/google-glass-ve-mahremiyet.html
[12] “Scientists have invented a mind-reading machine that visualises your thoughts”, 23 June 2016, http://www.sciencealert.com


Go to top