İnsanoğlu var olduğu günden bugüne kadar hep iki şey için uğraştı; yaşamak ve var olmak. Çünkü insanın en temel çelişkisi ölümle hayat arasında...

Doğduğu günden itibaren ölümcül bir hastalığa sahip olan insanoğlu, bunu aşmak için var olduğu tarih boyunca, iki nesneye sahip olmak için uğraşıp durmuş. Biri ölümsüzlüğe çare bir yiyecek, diğeri ise bakırı altına çevirecek bir iksir icat etmek.

Biz bu ilk yazıda insanın ölümsüzlük arayışındaki birinci durağı olan, onu ölümsüz yapacak diye inandığı yiyecekten bahsedeceğiz ki tarihin çarkı eski Yunan medeniyetine geldiğinde bu yiyeceğin artık çok bilindik bir adı vardı… Ambrosia

Yiyecek, yeryüzündeki hikayemizin başından beri tüm canlılar için hayati önem taşımakta. Hatta insanın anlayışında o kadar derin bir yer tutar ki çağlar, kavimler boyunca dilden dile anlatıla gelen mitolojik hikayelerdeki tanrılar ve tanrıçalar bile karınlarını doyurmak, susuzluklarını gidermek zorunda kalmışlar. Yine de uzak atalarımız; ölümsüz olan tanrılar ve tanrıçaların yiyip içtikleri insanlardan farklı olmalı diye düşünmüş olmalılar ki, o yiyecek her neyse ölümsüzlüğü sağlayan o olmalı sonucuna varmışlar. İşte bu anlayış, Yunan mitolojisinde adı geçen ölümsüzlük ağacının meyvesi "ambrosia’’ ile “nektar” adı verilen bir içeceği, hayal ürünü olmaktan çıkarıp bütün insanlığın bilinç altını derinden etkileyen mitolojik bir anlam kazandırmıştır. Ve mitolojik anlatıdaki en sağlam argüman; bunların her ikisinin de yalnızca tanrı ve tanrıçalara özel ve onların ölümsüzlüklerinin kaynağı olmasıdır.

Eski yunanda geçen mitolojik öyküler Olimpos Dağı’nın zirvesinde kocaman bir ziyafet salonu olduğundan; tanrılar ve tanrıçaların, ziyafetler ve kutlamalarda burada toplandıklarından bahseder. Ve doğaldır ki bu ziyafetlerin başlıca yiyeceği ambrosia, içeceği de nektardır…

Efsanelerden birinde, Uranos ve Gaia'nın son oğlu olan, Titanlar soyundan gelen Kronos’un, babası Uranos'u bir orakla hadım edip, Titanların başına geçtiği ve kız kardeşi Rhea ile evlenerek mitolojideki Altın Çağ'ı başlattığı anlatılır. Ve sonrasında kız kardeşi Rhea'dan doğacak oğullarından birinin kendisine isyan ederek iktidarını elinden alacağı kehanetinden korkan Tanrı Kronos(zaman)'un, eşi Rhea’nın doğurduğu çocuklarını doğar doğmaz yediğinden bahsedilir. Burada bir sırrı faş edelim. Görüldüğü gibi bu çocuklar; elindeki orakla babası Uronos'u bile öldürecek kadar acımasız olan Zamana yenilmiş ya da Zaman tarafından yenilerek ölümsüzlüğe ulaşamamış çocuklardır. Efsanenin devamında Rhea’nın, kocasını kundak bezine sarılmış bir taş parçasıyla kandırarak tek bir çocuğunu sakladığı aktarılır. Oğlu Zeus’u...

Onu, babası Kronos’tan gizlice Girit Adası’na gönderir. Orada kutsal bir keçi Zeus’u sütüyle, Melissa adlı periler ise balla besler. Kartallar ve güvercinler de ona ambrosia ve nektar taşır; böylece Zeus, güçlü ve ölümsüz bir tanrı olarak büyüyebilmiştir. Ambrosia ve nektarı tadan canlılar ölümsüz olur; bu yüzden de sıradan insanların bunları yemeleri ve içmeleri yasaklanmıştır. Hatta Zeus’un Tantalus adlı oğlunun, ambrosia’yı çalıp insanlara verdiği için cezalandırıldığını anlatan bir mit bile vardır. Herkül gibi yarı tanrılara ise ölümsüz olmaları için bu iki yiyeceğin özellikle verildiği aktarılır...

Ne ambrosia’nın ne de nektar’ın içeriği tam olarak belli değildir.

İlgilenenler için ölümsüzlük yiyeceği hakkında çok sayıda makale ve kitap bulunmakta. Biz meselenin tarihi ve edebi yönüne dair bu kadarla yetinip insanın ölümsüzlük arayışına devam edeceğiz. Gerisini, Sümer'lerden başlayarak mitos, epos ve teos yolunu izleyecek meraklısının hayal gücüne, ilhamına, irfanına bırakıp biz logos’a doğru devam edebiliriz. Arzu eden bu linke bakabilir.

Antik Yunan’da dünyayı anlama isteği ilk başlarda mitolojik imgeler tarafından karşılansa da MÖ 6. yüzyılın başlarından itibaren bir inanca sahip olmanın dünyayı anlamada yeterli olamayacağı, dahası inancın kendisinin doğrulanması gerektiği düşünülmeye başlandı. İyonyalı filozoflar Thales, Anaksimandros ve Anaksimenes bu koşullara uygun yeni bir düşünme tarzı geliştirdiler.

MÖ 6. yüzyıla kadar erken dönem Yunan'lıların, komşuları olan Mısır, İbrani ve Babil halkları ile mitolojik ya da inanç temelli evren tasarımları arasında önemsenecek bir fark yoktu… Benzerliklerle dolu evren anlayışı, hareketsiz bir yeryüzü ve onun etrafında mitolojik varlıklar tarafından hareket ettirilen bir gökyüzü ana teması şeklinde özetlenebilir… Hatırlarsanız astrolojinin tanımı da buna çok benzerdir. Ortada bir dünya ve onun etrafında dönen bir güneş ve yıldızlar vardır ve güneşin yeryüzü etrafındaki bu yolculuğuna Zodyak denmekte… Bir başka ortak inanış yeryüzünde hangi yöne gidilirse gidilsin sonunda daima denize ulaşılacağına dairdi. 

Farkındalık dolu, özenli ve yansız bir bakış açısıyla mitolojik dönemlerden başlayarak, bilimsel/felsefi kavramlara ortam hazırlayan, yeni bir bilme biçiminin oluşumunu mümkün kılan özgül koşulların doyurucu bir açıklamasını yapabilir, mitostan logosa geçişin değişik görünümlerini özgün toplumsal koşullarla doğrudan ilişkilendirebiliriz. Yunanlılar yepyeni bir konu ve düşünme tarzı geliştirdiklerinin bütünüyle farkında oldukları için bu düşünme yöntemine önce “logos” sonra da “felsefe” adını vermişlerdir.

Antik Yunan’da felsefenin ortaya çıkmasına olanak sağlayan ya da teşvik eden en önemli dış etken onların diğer ve kendilerinden daha eski uygarlıklarla ilişkisidir. Yunan’da ilk felsefi-bilimsel çalışmaların Batı Anadolu’nun Milet, Efes gibi zengin liman şehirlerinde, Samos ve Kos gibi adalarda başlaması bir tesadüf değildir. Bu şehirler bulundukları yer itibariyle, hem Doğu’dan, karadan gelen kervan ve ticaret yollarının sonunda bulunuyor, hem de deniz ticaretinin ana merkezlerini oluşturuyordu. Ticari ilişkilerde ise sadece malların değiş tokuş edilmediği, aynı zamanda fikirler, buluşların da bir yandan diğerine geçtiği bilinmektedir.

Son yıllarda kimi klasik filologların in medio virtus (erdem orta yolu bulmaktır) anlayışıyla Doğuya ya da Batıya bir öz yüklemeden, antik Yunan’ın şekillenmesinde Eski Yakındoğu uygarlıklarının önemli rolünü hesaba katan bir yaklaşımı benimsedikleri görülmektedir. Bu yaklaşımın dengeli olduğu kadar gerçekçi de olduğu açıktır.

İnsanın mitostan başlayan yolculuğu epos, teos ve logos yolundan kuantuma ulaştı yani modern bilime ve tekrardan doğu bilgeliğine. Kuantum teori ve felsefelerinin ulaştığı nokta tam da bu. Fizik ve metafizik birbirinin karşıtı değildir. Fizik metafizikten türemiştir ve günümüzde kuantum teori ve felsefesinin bize sunduğu olanaklar ile aydınlanmacı filozofların yazdıkları pek çok şey; eski Hint Vedalarında, Taoist ve Budist metinlerle Tasavvuf metinlerinde yer alan, aktarılan bilgilerle çok fazla benzerlik taşımakta… 

Egedeki eski İon antik şehirlerinde gezerken ya da yerleşim planına baktığımızda bir tepede özellikle güçlü bir savunmaya temel olacak şekilde bir mabed-akropol- etrafında şehrin kendisi ve karşı tepede de mezarlık-nekropolün yer aldığın görürüz.

Arapça ibâdet mastarından türetilen ve “ibadet edilen yer, ibadethâne, ibadete mahsus bina” anlamına gelen ma‘bed kelimesi, bir dine bağlı olanların belli zamanlarda toplu olarak veya tek başlarına ibadet etmeleri için yapılmış özel mekânı ifade etmektedir. Batı dillerinde mâbed karşılığı kullanılan temple kelimesinin kaynağını teşkil eden Latince templum başlangıçta kâhinlerin, kuşların uçuşunu gözetlemek için kullandıkları dikdörtgen şeklindeki yeri belirtmekte iken zamanla “belli bir iş için tahsis edilmiş özel mekân”, daha sonra da “Tanrı’nın evi” mânasını kazanmıştır.

Mezarlıkların oluşması defin geleneğiyle ilgilidir. Ölüleri gömmek için özel bir alan tahsisine daha çok yerleşik toplumlarda rastlanır. Arkeoloji terminolojisinde “nekropolis” “ölüler şehri” denilen eski mezarlıklar kültüre, bölgenin coğrafî ve jeolojik yapısına, inşa malzemesi türüne göre çeşitlilik gösteren yer altı veya yer üstü mezarlarından meydana gelir. Muhtemelen en eski mezarlıklar genelde, dikilmiş dört blok taş üzerine konulan yassı taşların şekillendirdiği Yontma Taş ve Cilalı Taş dönemlerine ait dolmenlerin bulunduğu alanlardır. Mısır’ın Sakkāre ve Gîze piramit bölgeleri yer üstü, Krallar vadisi yer altı nekropollerinin en ünlüleridir. Mezopotamya’da Sümerler’e ait Ur kral mezarları, Miken oda mezarları, İran ve Anadolu’nun çeşitli yerlerindeki kaya mezarları ve Roma’daki Hıristiyan katakompları diğer ünlü nekropollerdir.

İnsanlığın kadim dönemlerdeki yaşamında; yaşamının en güzel anlatımı olan mitolojik öykülerde gördüğümüz gibi, tanrılara sunulan adaklar, ziyafet sofraları, şölenler çok yer tutmaktaydı. Antik mezarlardan çıkan vazolarda, yer mozaiklerinde ve daha sonra bu dönemdeki mitolojik ve ölümsüz tanrı ve tanrıçalarla, yarı tanrı kahramanların ve olayların anlatıldığı resim, heykel, fresko, mezar odası, lahit kabarma ve kapaklarında yemek ve içmek çok büyük özenle yer almış ağırlıklı olarak ev atmosferi tasvir edilmişti... 

Ve ben bunu Mısır'da İskenderiye’ye yaptığım bir seyahatte şahitlik ettim. Birçok müzenin yanında, kentin güneyinde Tanrı Serapis'in Tapınağı'nın (Serapeion) bulunduğu yerde Pompei Sütunu ve Hadrianus döneminde inşa edilen katakomplar vardır. Ayrıca MÖ 1. ve 2.yüzyıllar’a tarihlenen Kumu'ş-şugafa yeraltı mezarlıkları ile MÖ 3. ve 2. yy.'lara tarihlenen Anfuşi mezarlığıysa, Yunan-Mısır sanatının çeşitli yanlarını gözler önüne sererek Yunan-Roma Eserleri Müzesi'nde Antik Çağa ait geniş bir koleksiyonla birlikte İskenderiye'nin tarihine tanıklık eder. Bir yeraltı mezarını gezerken rehberimiz spiritüel konulara ilgimizi bildiğinden "burada farklı bir şey hissediyor musun?" diye sorduğunda aklıma hiç spiritüel bir şey soruyormuş gibi gelmemişti. Ama şöyle bir daha bakınca oradaki hissim Katakompun diğer yerlerinde hissettiğimden çok farklıydı, burası daha ev ev hissi veriyordu.  Sanki misafirler biraz önce kalkıp gitmiş gibiydi. Bu hissettiklerimi paylaştığımda rehber arkeolog hanım bu kadarını beklemiyor olmalı ki şaşkınlıktan gözleri yerinden fırlamıştı. Evet demişti, haklısın. Çünkü burası ölünün yakınlarının cenazeden sonra misafirlere ziyafet verdikleri salon…Sonrasında ısrarla sordu… "sen bunu nasıl anladın? Nasıl, nasıl?". Hadi gel de anlat…

Bu uzak atalarımız neden mabedleri Tanrının Evi, mezarlıkları Ziyaret Yeri diye adlandırmış ve mezar süslemelerinde yaptırdıkları ziyafet ve şölen resim ve kabartmalarına yer vermişler? Aynı Tanrı ve Tanrıça'ların mitolojik öykülerinde anlatılan Olimpos Dağı’nın zirvesindeki ziyafet salonunda toplandıklarında ölümsüzlük veren yiyecek ve içeceklerden yiyip içtikleri gibi..

Sanki hiç ölmemişler, sanki ölümsüz olmuşlar gibi…

Mezarlık; Arapça ziyâret kökünden gelen “ziyaret mekânı” anlamındaki mezâr kelimesinden Türkçe ekle türetilmiş bir yer adıdır. Arapça’da “ölünün gömüldüğü yer” manasındaki kabir ve Farsça’daki medfen karşılığında Türkçe’de daha yaygın olan mezar kelimesinin kullanımına dair pek çok farklı yorum bulunmasına rağmen bizim için hala özgün ve özelliğini korumaktadır. Önemli kişilerin mezarlarına veya mezarlarının bulunduğu yere ravza, meşhed, kümbet, kubbe, türbe gibi adlar verilmiş olup örneğin; Hz. Mevlânâ’nın kabri üstüne inşa edilen türbe 1274 yılında, dört adet fil ayağı denilen kalın sütun üzerine, yalnızca güney yönü kapalı olmak üzere tamamlanmış, içi alçı kabartmalarla süslenen türbenin, dışardaki 16 dilimli külahı, turkuaz renkli çinilerle kaplandığı için, türbe "Kubbe-i Hadrâ" (Yeşil Türbe) ismini almıştır…

Cami, türbe gibi yapıların bitişiğinde yer alan küçük mezarlıklara Türkçe’ de hazîre (etrafı çalı, çit veya taştan duvarla çevrili mekân) ve bazı yerlerin hazîrelerine de vâdî-i hâmûşân adı verilmiştir. Yine Konya’da daha önceden türbe sınırları dahilinde olup sonradan aradan geçen yol yüzünden Hz. Mevlânâ’nın türbesi haricinde kalan büyük kabristanda bu isimle anılır. Bu zarif kelimeyi ziyarete gittiğinizde Galata Mevlevihanesi'nde "mezarlık" yazması gereken tabelada yazılı gördüğünüzde de şaşırmayın. "Hamuşan" susmuşlar/sessizler demektir. Ve Mevlevilik yolunda ve anlayışında insanlar ölmez, uyanacakları saate kadar sessizliğe çekilirler.

Yunus’umuzun dediği gibi;

Ya rab bu ne derttir derman bulunmaz
Benim garip gönlüm aşktan usanmaz
Aşık ki cana kaldı aşık olmaz
Canın terk etmeyen, ma'şukun bulmaz

Aşk pazarıdır bu canlar satılır
Satarım canımı kimseler almaz
Aşık, bir kişidir, bu dünya malın
Ahiret korkusun bir pula saymaz

Bu dünya ol ahiretten içeri
Aşıkın yeri var kimseler bilmez
Yunus öldü diye sela verirler
Ölen hayvan imiş, aşıklar ölmez.

Ve Hz.Mevlânâ‘nın gönül penceresinden yansıyan dizeler hep bir aşkı, hep bir muhabbeti çağrıştırır. Bu çağrı, metafizik bir ilhamla bezenince evrensel bir nitelik kazanıp insanlara aşk çağrısına dönüşür.

“Aşktan acılar tatlı olur, aşktan bakırlar altın olur. 
Aşktan kirler tertemiz olur, aşktan hastalıklar şifa bulur.
Aşktan hapishane gülistan olur, aşksız olursa bahçe küllük olur.
Aşktan taş, yağ (gibi) olur (erir), aşksız olursa mum, demir (gibi katı) olur.
Aşktan hastalık iyi olur, aşktan kötülük iyi olur.
Aşktan ölü, canlı olur (dirilir), aşktan sultan, köle (gibi) olur.”

Hz.Mevlânâ bu dizelerinde kadim simya ilmine gönderme  yaparak  Aşk’ın; bakırı altına dönüştürmek için kullanılan "Felsefe Taşı" olduğundan,  Ammbrosia,  gibi ‘ Nektar’ gibi ölümsüzlük verip ölüleri dirileceğinden bahseder.

Çünkü Hz.Mevlânâ’ya göre Aşk bilginin ta kendisidir. Aşk bir iksir, ab-ı hayat iksiridir. Ondan içenler maşuğuna ulaşmak için mesafeler kat eder. Aşıkların gönül ülkesi böyle aydınlanır. Yürek ülkelerinde bu aşk kandilini tutuşturan âşıkların, aşktan ciğerleri yanar, yürek iklimleri aşk sağanağıyla kavrulur. Çünkü ’Ölüm ölümsüzlüğün Peygamberidir.’ Aşığına kavuşan maşuk, artık fizik bedeni ölse de gam yemez. Yunus’un dediği gibi ‘ölen hayvan (fizik beden) imiş, Aşıklar (bilgi ağacından yedikleri, ölümsüzlük iksirini içtikleri için) ölmezler.’

Ve gelenekte olduğu gibi biz bunu bu kez Mesnevî’den bir hikâye ile bağlayalım.

 
Bilgili biri, bir hikaye naklederken misal olarak :

Hindistan’da bir ağaç var, meyvesini yiyen ne yaşlanır ne de ölür, der. Padişahlardan biri bunu duyar, doğru sanıp bu ağacı bulmak ve meyvesinden yemek ister. Bunun için yakın adamlarından becerikli birini Hindistan’a gönderir. Adamcağız yıllarca Hindistan’da o ağacı arar. Bulmak için şehir, şehir gezer, ne ada bırakır, ne dağ, ne ova. Kime sorduysa:

‘Bu adam deli mi ne,’ diye gülüp alay eder. Bazıları da şunu söyleyip istihza ederler:

‘Ey akıllı kişi, senin gibi birisinin bu arayışında bir hikmet elbette vardır.’

Bazıları işi daha da ileriye götürüp:

‘ Ey büyük zat, falan diyardaki ormanda yemyeşil bir ağaç var, pek büyük, pek dehşetli, her dalı koskocaman.’ derler.

Padişahın adamı kimden bir şey duysa aslını araştırmak için çabalar durur. Nice yıllar yollarda gezer, padişah da ona harcırah gönderir. Bu şekilde bir hayli dolaştıktan sonra ümitleri tükenir, aramaktan usanır. Padişahın yanına dönmek için ağlaya ağlaya yola koyulur. Döndüğü memlekette büyük bir alim, yüce bir şeyh varmış. Padişahın adamı ümitsiz bir halde:

‘Önce onun tekkesine gideyim, istediğim olmadı, bari duasını alayım.’ der. Gözleri yaş dolu halde şeyhin huzuruna varır. Şeyh:

‘Ümidin yoksa bile söyle, der, neye kavuşmak istiyorsun?’

‘Padişah beni bir ağaç aramak üzere Hindistan’a gönderdi. Meyvesi ab-ı hayat. Yıllardır aradım, bir nişanesini bile bulamadım, ama niceler benimle alay etti, eğlendi.’

Şeyh gülümseyerek der ki:

‘Ey saf adam, bu ağaç, ilim sahibindeki ilimdir. Pek büyük, pek yüce bir ağaçtır o. Meyvesi ab-ı hayattır, ölümsüzlüktür. Sen görünüşe aldanmış, manayı yitirmişsin. Ona gâh ağaç derler, gâh güneş. O bire sayısız adlar gerek. Bir adam senin baban olur, ama başka birisinin de oğludur, bir başkasının kardeşi, öbürünün dayısı. Bir tek adam olduğu halde onlarca adı var. Bir vasfını bilen öbürünü bilme­yebilir.

Kim “Bu ad doğru ad” diye isme yapışır onu ararsa ümitsizliğe düşer, perişan olur. İsmi geç, sıfata bak ki bu sıfat seni zata götürsün.’

Devam edecek

İkinci bölüm için tıklayınız.



Kaynaklar:

- Campbell, Joseph (1995) Batı Mitolojisi, İmge Kitabevi
- Campbell, Joseph (2009 ) Mitolojinin Gücü, Mediacat Yayıncılık
- Cornford, F. MacDonald (2003) Sokrates’ten Önce ve Sonra, Ayraç Yayınevi
- Cömert, Bedrettin (1999) Mitoloji ve İkonografi, Ayraç Yayınevi
- Emre,Yunus (2006 )Yunus Emre Hayatı ve Bütün Şiirleri, T.İş Bankası Kültür Yayınları
- Erhat, Azra ( 2015) Mitoloji SözlüğüRemzi Kitabevi
- Kranz, Walther (1984) Antik Felsefe, Sosyal Yayınlar
- Rûmî, Mevlânâ Celâleddîn-i (1990 ) Mesnevî- Şerîf, İnklâp  Kitabevi
- TDV İslam Ansiklopedisi
- Yavuz, Hilmi (2012) Avrupa’nın Zihin Tarihi, Timaş Yayınları

 

 



 

 

Go to top