Geçtiğimiz hafta bir belgeselde Olafur Eliasson isminde bir sanatçının ‘yavaş ayna’ adını verdiği eserine denk geldim. İlk bakışta tam bir daire şeklinde ve aynı bir tünel gibi derinliği olan bu ayna, Olafur Eliasson’un kendi koluyla ve eliyle yaptığı hareketleri bir-iki saniye gecikmeli olarak yansıtıyor.

Olafur eliyle bir halka çizip tamamladığında, aynadaki görüntünün aynı hareketi yapması birkaç saniye alıyor. Birkaç adım yana gidip bakış açımızı değiştirdiğimizde ise fark ediyoruz ki; ayna bir daire değil, elips şeklinde ve aslında yansımalar gecikmeli değil, hareket ile aynı anda oluyor; fakat Olafur’un diğer kolu ve eliyle.

Sihirbazlık gösterilerinde çokça kullanıldığını bildiğimiz aynaların bir sanatçı tarafından sergilenmek üzere eser haline dönüştürülmesi fikri oldukça hoşuma gitti. Çünkü bana göre, sihirbazlar bu tür yansıtmalarla bizi gerçeküstülüğe inandırma çabası güderken; sanatçı, inandırma gayesi olmadan, sanatını izleyenlere ‘evrenin, gördüğünüz ve algıladığınızdan çok daha fazlası olduğunu yine kendi gözlerinizle görün’ mesajını veriyor. Tıpkı yoga gibi. Bu konuda Osho der ki “Yoga inanç ile ilgili hiçbir şey içermez. Yoga, sana bir şeye inanman gerektiğini söylemez. Yoga ‘dene’ der. Nasıl ki bilim, dene diyorsa, Yoga da dene der. Deney ve deneyim aynı şeylerdir, sadece yönleri farklıdır. Deney, dışarıda yapabileceğin bir şey anlamına gelirken; deneyim, içte yapabileceğin bir şeydir. Deneyim içsel bir deneydir.”*

Olafur Eliasson da bu eserini sergilerken ‘deneyin‘ diyor. Herhangi bir durumda, olaylara bakış açımızın bu denli fark yaratacağını çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyor. Sergilerinde renkleri de benzer şekillerde kullanan sanatçı, hemen her eserinde gördüğümüzü sandığımız ve algıladığımız her şeyin aslında bir yanılsama olabileceğini gösteriyor bize. Etrafımızdaki renkli gördüğümüz objelerin bile aslında yine açıya bağlı kırılmalar, soğrulmalar nedeniyle bize bu şekilde göründüğünü biliyoruz. Beyaz ışık olmasaydı, bugün herhangi bir nesneye bu gördüğümüz renklerin isimlerini veremezdik.

Çevremizde baktığımız, gördüğümüz, gördüğümüzü sandığımız her şey aslında bakış açısı ve yansımalardan ibaret olabilir mi? Evrende ufacık bir bakış açısı değişikliğiyle, aslında hep orada olan ama sırf gözlerimiz öyle görmediği, zihnimiz öyle algılamadığı için yok sandığımız pek çok şeyi algılamaya başlayamaz mıyız? Çok karmaşık görünen görme duyusunun aslında çok basit kaldığı bu düzende var olanı illa da görmek, işitmek, dokunmak, tatmak, koklamak yoluyla deneyimleyene kadar beklemeli miyiz? Bunun için sonsuz ihtimaller, sayısız bakış açıları denemek zorunda kalabiliriz ve her yenisinde, aslında görmemiz gerekenin ‘bu’ olduğu kanısına milyonlarca kez varabiliriz. Oysa basitçe ’zihinden çık’ der Usta’m Nazmi Gür. Zihnin bir basamak üstüne çıkıldığında, beraberinde var olan sonsuz ihtimalin de ayaklarımızın altında kalacağına vurgu yapar. Bu aynı deniz manzaralı bir eve taşınmaya benzer; binanın en alt katından mı ev almak isterdiniz, yoksa en üst katından mı?

Pratyaksha kavramı, sadece dış görü ile evrenin hakikatini göremeyeceğimizi; ancak iç görü ile zihinden çıkıp, derinlerde gerçek mutluluğa dair pırıltılar görebileceğimizi anlatır. Osho, Pratyaksha’yı şöyle tarif eder: “Genelde pratyaksha, doğrudan idrak, çok yanlış bir şekilde tercüme edilmiş, yorumlanmış ve hakkında yanlış yorumlar yapılmıştır. 'Pratyaksha' sözcüğü, ‘gözlerinin önünde’ anlamına gelir. Ama gözlerin kendisi de bir arabulucudur; bilen onların arkasında saklıdır. Gözler aracıdır. Beni duyabiliyorsun, ama bu doğrudan değildir, bu yakın değildir. Beni duyuların, kulakların aracılığıyla duyarsın. Beni gözlerin aracılığıyla görürsün. Gözlerin sana yanlış bilgi verebilir, kulakların yanlış rapor verebilir. Hiç kimseye inanmamalısın; hiçbir arabulucuya inanmamalısın, çünkü arabulucuya güvenemezsin. Gözlerin hastaysa, sana farklı bir bilgi vereceklerdir; gözlerin ilacın etkisi altındaysa sana farklı bir bilgi vereceklerdir; gözlerin anılarla doluysa sana farklı bilgi vereceklerdir.”** Benzer şekilde Usta’mın da sık sık söylediği gibi: “Yoga bize, ‘gözlerin ters takılmıştır, içeri bakması gerekirken dışarı bakar’ der.” Bütün bunlar demek oluyor ki; görebilmek için bir çift gören gözden çok daha fazlasına ihtiyacımız var.

 Günlük yaşamımızda gözlerimize, gördüklerimize yansıyan parlaklık belki de içimizdeki ışıltılardır. Zihnimizin karmaşasından, yanılsamalarından, tek yönlü bakış açılarından özgürleşerek yüreğimize daha çok pırıltı serpiştirebiliriz ve bu ışığı yayarak paylaşabiliriz. Gözlerimizi uzaklardaki değil, içimizdeki renklere, yıldızlara, ışıltılara odaklayabilir ve hakiki mutluluğu orada bulabiliriz. Eh ne demişler: “Gözler, kalbin aynasıdır.” Gözlerimizin keskinliği, kalbimizin görebildiği kadardır.
 

* OSHO, Yoga – Bireyin Doğuşu, İstanbul, Omega Yayınları, 3. Baskı, 2011, Bölüm I

**OSHO, Yoga – Bireyin Doğuşu, İstanbul, Omega Yayınları, 3. Baskı, 2011, Bölüm II

 

Kaynaklar ve ileri okuma:

1) Soyut Düşünce, Olafur Eliasson: Sanat Tasarımı, Sezon 2, Bölüm 1, 2019

2) https://olafureliasson.net/archive/artwork/WEK109263/self-loop

3) Heilmann, Ann, Doing It with Mirrors: Neo-Victorian Metatextual Magic in Affinity, The Prestige and The Illusionist, England, UK, University of Hull, 2009/2010

4) Finder, S., (1994), Origins of Neuroscience: A History of Explorations into Brain Function, New York, Oxford University Press, s. 96-108

5) Guyton, Arthur C., Textbook of Medical Physiology, Philadelphia, Elsevier, 11th ed., 2006, Chapter 47

Go to top