“İnsanoğlu bilinçlendiği günden bugüne kadar Simya ilminin varoluşunun ana kaynağı olan ve simyacıların Felsefe Taşı diye adlandırdıkları sırdan daha büyük ve derin bir sır yaratmamıştır.

Felsefe taşını bulmak için yola çıkan simyacıların çoğunun sonu, Sfenks’in sorusunu cevaplamaya kalkanlarla aynı olmuştur.

Sfenks, kafası koç, kuş, veya insan, gövdesi ise uzanan bir aslan şeklini alan heykellere deniyor. İlk önce Antik Mısır'da rastlanan Sfenks, antik Yunan mitolojisinde büyük kültürel önem taşımıştır ve ismini buradan almıştır (Yunanca: Sphinks). Sözcüğün Mısır dilindeki orijinal biçimi kepes ankh ya da “yaşayan heykel” anlamında şeşep (sheshep) ankh'tır. Sfenkslerin en tanınmışı Büyük Gize Sfenks’idir. 

Dünyadaki en büyük tek-taş heykeli olup 73,5 metre uzunluğunda, 6 metre genişliğinde ve 20 metre yüksekliğindedir.

Pençelerinin arasında bir tapınak olan ve yatan aslan biçiminde, kafası ise bir firavun başı şeklindedir. Aslanlar Antik Mısır mitolojisinde kutsal sayıldıkları için kutsallık ve büyü güçlerini kullanarak firavun mezarlarını ve piramitleri koruması amacıyla inşa edildiği düşünülmektedir.

Büyük Gize Sfenks'indeki yüzün Dördüncü Hanedanlık Döneminde, o zamanki başkent Memphis’te 24 ila 26 yıl hüküm sürdüğü düşünülen 6 Eski Krallık firavunundan biri olan Kefren’in yüzü olduğu tahmin edilmektedir. Yükselen güneşi karşıladığı için Gize Piramitlerinin koruyucusu olduğuna inanılır.

Batı-doğu yönünde uzanan büyük Gize Sfenks'inin yüzü Nil Nehri’ne dönüktür ve nehir yoluyla gelenlerin belki de Gize Piramitleri’nin sırrına erişmesini engellemek için bekçilik yapmaktadır… Büyük ihtimalle eski Yunan’lılar sfenksin kökenini hatırlıyorlardı ve Yunan Mitolojisi de bu bilgiyi Hera ya da Ares’e sfenksin anavatanı Etiyopya'dan alıp Mısır’a getirtip, Thebes'in dışında oturmasını ve yoldan geçenlere tarihin en ünlü bulmacasını sormasını emrettirerek günümüze taşır…

O'da emri yerine getirerek gelip geçeni durdurup onlara bilmeceyi soruyor, bilmeceyi çözemeyenleri boğarak öldürüyor veya oracıkta yiyordu. Bu bilmecenin cevabı aynı zamanda insanlığın en büyük gizemidir.

Bilmece şudur:

“Hangi varlık sabah dört ayak, öğlen iki ayak, aksam üç ayak üzerinde yürür ve bacakları ne kadar çok olursa o kadar zayıftır?

Yunan mitolojisinde bu bilmeceyi çözmek Sfenks’in karşısına çıkarılan ‘Oedipus‘a nasip olur. Keskin zekası ve bilgeliği ile tanınan Oedipus’un yanıtı:

"İnsan’’ dır.

Çünkü insan bebekliğinde ellerini de ayak gibi kullanarak dört ayak üzerinde emekler, yetişkin halinde iki ayak üzerinde yürür ama yaşlandığında yürüyebilmek için bir de baston kullanır yani üç ayaklı olur.

Sfenks bilmecesinin cevabı bulunmuş olsa da gene de sırrı korumak için olsa gerek bir perde arkasına saklanarak verilmiştir.

Mevlânâ’nın da "Ben kilitten seslenen bir kapı anahtarı gibiyim sanki. Sanır mısın ki benim sözüm sadece bir sözdür…” dediği gibi sayısız ustanın eserlerinde mevcut olan ipuçları ve imalar, bu sırrın birçok kişi tarafından bilinip anlaşıldığını gösterse de tıpkı Sfenks’in meşhur bilmecesi gibi, ait olduğu kapıyı bulamadığınız bir anahtara sahip olmak nasıl hiçbir işe yaramıyorsa, ulaşılan bu ip uçları ve imalar da sırrı çözmemiz anlamına gelmiyor…

Aynı ‘Öğretmenler kapıyı açar, içeriye kendin girersin.’’ diyen ünlü zen sözü gibi, Pisagorcular’ın, ‘anahtar’ına sahip oldukları kapıyı bulup girdiklerini Sfenksin sorusuna verdikleri cevapla daha iyi anlarız. Bu cevap Pisagorcu sayılar teorisi ile de ilişkilidir. 4 sayısı cahil insanı, 2 sayısı eğitimli insanı ve 3 sayısı ise ruhsal insanı gösterir. Bebeklik çağındaki insanlık dört ayağı üzerinde yürür, olgun insan iki ayağı üzerinde yürür. Kurtulmuş ve aydınlanmış akıl ise iki ayağına bilgelik asasını ekler.

Sfenks, dolayısıyla doğa gizemi, gizli öğretinin cisimleşmesidir. Onun bilmecesini çözemeyen herkes yok olacaktır. Sfenksi geçmek ölümsüzlüğe ulaşmaktır. Hikayenin sonunda yenildiğini anlayan sfenks kendini yüksek bir kayalıktan atar ve ölür. Farklı versiyonlarında kendini hırsla yiyip yuttuğu da anlatıla gelmiştir…

Bilgeler ağız birliği etmişçesine Felsefe Taşı denilen şeyin “herkesin baktığı, ancak çok azının gördüğü” bir şey olduğunu söyler. Yine onun yaygın bir element olduğunu, daha doğrusu bütün elementlerin, Ateş, Hava, Su ve Toprak’ın özü olduğunu, her şeyin içinde olup, bazı şeylerdeyse ondan daha çok olduğunu söylerler. Çünkü Simyacılara göre felsefe taşı, aydınlanmanın sembolüdür. Çoğunluğun bakış açısından simyacıların asıl amacı felsefe taşını bulmak gibi görünse de; onlar taş ile taşları birleştirip, ateşle arıtırken üzerlerinde çalıştıkları kendileri, arındırdıkları da taşlar değil kendi ruhlarıdır. Rivayetlere göre en sonunda taş mükemmel hale ulaşıp felsefe taşına dönüştüğünde, her maddeyi altına çevirme gücünü ele geçiren simyacı, iksir haline getirip kullandığında da ölümsüzlüğe ulaşır.

Konunun ve sembol dilinin yabancısı olmayanlar için bu aslında tamda sembolik bir anlatımdır. Simyacılar, kendi içlerine bakarak arınmanın sembolü olan ateş ile ruhlarını arındırmış ve nihai bilgeliğe, aydınlığa ulaşmayı hedef almışlardır. Altın, bilgeliğin, aydınlanmanın sembolüdür. Bu yüzden felsefe taşı aydınlanmış, bilge olmuş, “O”’na ulaşmış insanı anlatmaktadır.

Bu bağlamda da “Felsefe Taşı” mutlak olana, kavuşturan bilinç anlamına gelir. Simyacının elde ettiği iksiri içip ölümsüzlüğe kavuşması, ruhun ölümsüz olduğunu bilmektir.

Öyleyse kendi içindeki tanrısal özü bulmak isteyen kişi, tıpkı maddenin saflaştırılması gibi, kendi içine dönerek kendini saflaştırmalı ve gizli olan, içindeki “felsefe taşı”na ulaşmalıdır. Simyada kullanılan yöntemler bu açıdan bakıldığında içerdiği anlamlarla ezoterik inisiyasyonu da temsil etmektedir.

Dualitenin olduğu bir evrende, her konuda olduğu gibi bu konuda da insanlar ikiye ayrılmışlar ve günümüzde de bu ayrılık sürmekte... Felsefe Taşı diye bir şeyi duymamış olanlar ile, bir yerde okumuş ya da duymuş olup orta çağa ait bir masal veya sahtekârlık olarak görenler.

Gittikçe azalan sayıda konuyu ciddiye alan insan da Felsefe Taş’ına ve onu yapmanın mümkün olduğuna inanır. Bu inananlar ise tam da Simya’nın sırrına uygun olarak iki kategoride tanımlanabilir: Onu metafizik bir şey olarak kabul edenler ve onu fiziksel bir şey olarak görenler.”

Dünyanın en tanınan matematikçisi olan Pisagor, denildiğine göre kendisi hiçbir eser yazmamıştır. Hayatı da çok iyi bilinmemektedir. Onun söylediği ya da yaptığı şeyleri, ona atfedilen matematiksel kanıtları, yaşamını ve düşüncelerini sadece öğrencilerinin ve takipçilerinin yazdıklarından biliyoruz. Bu aktarımların birinde “Bütün fikir ayrılıklarının ortasında bilgelerin ağız birliği ne güzeldir! Hepsi de Taş’ı avamın yeryüzündeki en adi şey olarak gördüğü malzemeden yaptıklarını söylüyor. Gerçekten de avama maddemizin bildik ismini söylesek, cehaletimizin cüretine şaşırırlar. Ama onun tesirini bilseler, yeryüzündeki bu en değerli şeyi asla bir kenara atamazlardı. Tanrı sırrını günahkârlardan ve kötü insanlardan korumuştur ki onu kötü amaçları için kullanmasınlar.” dediği anlatılır.

“Felsefe Taşı’nı arayışta hiçbir şeyin sezgisel akıl kadar önemli olmadığını söylemek yanlış olmaz... Eğer iyi bir öğretmeniniz yoksa, hayatın bu en gizemli sırrını apaçık olarak herhangi bir yerde bulmanız neredeyse imkansız... Bir gün siz kendiniz bir bilgeye dönüşürseniz, emin olun bu sırrı siz de ehil olmayanlardan saklarsınız...

Zannımızca Hz. Mevlânâ bu yüzden;

"Bak... Bil ki domuzların önüne inciler serilmez
Mücevherden sarraflar anlar ancak, başkası bilmez
Ne fark eder ki kör insan için elmas da bir camda
Sana bakan bir kör ise, sakın kendini camdan sanma.’’

Buyurmuştur.

Çünkü bu yolda, her yerden daha fazla olarak yola yeni girmiş olandan sessizlik, gizlilik ve kendini saklama beklenir. Zaten incileri domuzların önüne atmanın kime ne faydası ne olabilir ki?

Simya deyince, simyacı deyince Paulo Coelho’nun Simyacı adlı kitabından bahsetmemek olmayacaktı. Ama tabi ki biz bunu kendi bakış açımızla buraya aktaracağız.

"Coelho, ilk yıllarda bu eserinde hiç kimseden etkilenmediğini söylese de yakın tarihte İran'da katıldığı bir konferansta, Simyacı'yı Mevlânâ'nın Mesnevi'sinde geçen bir hikayeden yola çıkarak kaleme aldığını itiraf etmiştir. Zaten Simyacı adlı eserde anlatılanlar, Mesnevi'nin 6. cildindeki, 'Bağdat'ta yaşayan bir kişinin gördüğü rüya sonucu Mısır'da bir adrese gitmesini' konu alan hikayeyle neredeyse bire bir aynı.

Paulo Coelho’nun Simyacı adlı kitabı da önemli bir mesaj içerir. Bu mesaj en büyük hazinenin bazen içinizde bazen yanı başınızda olduğudur. "Hazineye ulaşmak için işaretlere dikkat etmen gerekiyor. Tanrı, herkesin izlemesi gereken yolu yeryüzüne çizmiştir, yazmıştır. Senin yapman gereken, senin için yazdıklarını okumak yanlızca."  İspanya'dan kalkıp taa Mısır Piramitleri’nin eteklerine kadar amansız bir yolculuk yaparak kendine söylenen bir hazineyi arayan Endülüs'lü çobana Simyacı’nın dediği gibi; “Yolculuk bir öğrenme yöntemidir, bilmemiz gerekenler bize öğretilir.”

Bazen bir hazineye ulaşmak için çok çetin yolculuklar yapmalı, eşinizi dostunuzu terk etmek pahasına, kimse size inanmasa da yalnızca kendinize güvenerek yola devam etmeli ve önünüze çıkan engelleri yılmadan aşmalısınız. Ve o yolun sonunda ulaşacağınız şey, gerçek bir hazine olan kendinizi tanımak ve gerçek benliğinizi bulmaktır. O yolu giden herkes sonunda kendini bulur ve anlar ki, hazine benliği, keşfetmesi gereken de kendisidir.

Ve gelenekte olduğu gibi biz bunu bu kez ‘O’ hikâye ile bağlayalım.

Rumî'nin dediği gibi ''Nasibinde varsa alırsın karıncadan bile ders. Nasibinde yoksa bütün cihan önüne serilse sana ters."

Lafı buraya kadar uzattık, süsledik ama hikayemiz aslında bu simya ile ilgili.

‘’Bir zamanlar Bağdat’ta yaşayan bir adam varmış. Bu adam günün birinde büyük bir mirasa konmuş. Hiçbir çaba harcamadan öyle bir mal mülk sahibi olmuş ki ne malının ne de mülkünün kıymetini bilmemiş, kendi emeği ile kazanmadığı parayı har vurup harman savurmuş.

Bir söz vardır hazıra dağ dayanmaz diye. Günler geçtikçe bizim Bağdatlı’nın tüm parası gün be gün tükenmiş, cebindeki bütün akçeler başkasının ceplerini doldurmaya başlamış. Paralar suyunu çekince de elinde ne var ne yoksa hepsini satmış, sıfırı tüketmiş. Dünyanın ortasında parasız pulsuz kalakalmış. Geç akıllanan adam, vay ben ne yaptım diye dövünmeye, ağlamaya başlamış.

Allah’ım bana para verdin, mal mülk verdin bense hiç kıymetini bilemedim. Hepsini tükettim sana yalvarırım bana bir geçim yolu göster yoksa bu canı al da kurtar beni bu sefalet hayatından diye yalvarmaya başlamış. O gece bir rüya görmüş, rüyasında aksakallı bir dede Allah’ın dualarını kabul ettiğinin söylemiş. Bağdat’tan kalkıp Mısır’a gitmesi gerektiği, orada bir define bulacağı anlatılmış. Adam heyecanla ve büyük bir sevinçle yollara düşmüş. Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra nihayet Mısır’a varabilmiş. O kadar aç ve susuz kalmış ki sersefil bir halde ne yapması gerektiğini düşünüp buralarda ölmemesi gerektiğini ve yaşamak için dilenmekten başka çaresinin olmadığına karar verip gecenin olmasını beklemiş ve gecenin karanlığına sığınıp dilenmeye başlamış. O sıralarda hırsızlık çok yaygın olduğu için Mısır Halifesi gece karanlığında kimi sokakta görürseniz mutlaka cezalandırın sakın acımayın diye ferman çıkarmış. Bundan haberi olmayan Bağdat'lı, gece yarısı bir bekçiye hemen yakalanmış. Adam bekçiye yakalanınca dayak yemeğe başlamış fakat bir yandan da neden bu kadar dövüldüğünü bekçiye sormadan edememiş. Bekçi de hem kıyafetinden hem de konuşmasından adamın buralardan olmadığına kanaat getirerek adama sormuş. Söyle bakalım sen nerelisin, nereden gelip nereye gidersin, demiş. Bizim Bağdat'lı da adama, ben buralarının yabancısıyım ta Bağdat’tan gelip buralarda bir adres soracağım, açım susuzum, o yüzden bir ekmek parası için dileniyorum demiş.

Bekçi adamı dövmeyi bırakıp söyle bakalım buralarda ne işin var demiş. Deli misin insan ta oralardan buraya aç ve susuz neden gelir demiş. Bu yüzden adam yaşadıklarını ve gördüğü rüyayı adama bir bir anlatmış. Bekçi adamın rüyasını dinlemiş sonra da gülmeye başlamış. Sen bu rüyaya kapılıp buralara kadar gelmişsin, anlaşılan akılsızın birisin. Ben yıllardan beri zaman zaman aynı rüyayı görürüm. Bağdat’ta, falan mahallede, filan evin bahçesinde bir define var, git onu al derler de ben dinlemem. Benim aklım başımda senin gibi aptal birisi değilim demiş. Adam bir anda yediği dayağın etkisini unutmuş çünkü bekçinin söylediği adres kendi evi çıkmış. İçinden Allah’a şükretmiş ve tekrar gerisin geriye memleketinin yolunu tutmuş. Yorgunluktan bitap düşmüş ve tarif edilen yerde defineyi bulmuş.

Şimdi, uzun yolculuklara çıkmadan önce isterseniz içinize bir kez daha bakın. Kim bilir, belki hep girmek istediğiniz yer, hep aradığınız fakat bir türlü bulamadığınız şey oralarda bir yerlerde saklıdır.

Devam edecek...

Birinci bölüm için tıklayınız.
Üçüncü bölüm için tıklayınız.


Kaynaklar:
- Eliade, Mircea (2018) Mitlerin Özellikleri, Alfa Yayınları
- Eliade, Mircea (2009) Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi, Kabalcı Yayınları
- Estin, Colette (2003) Yunan ve Roma Mitolojisi, Tübitak
- Campbell, Joseph (1995) Batı Mitolojisi, İmge Kitabevi
- Campbell, Joseph (2009) Mitolojinin Gücü, Mediacat Yayıncılık
- Can, Şefik (2016 ) Klasik Yunan Mitolojisi, Ötüken Neşriyat
- Coelho, Paulo (1996) Simyacı, Can Yayınları
- Cornford, F. MacDonald (2003) Sokrates’ten Önce ve Sonra, Ayraç Yayınevi
- Erhat, Azra ( 2015) Mitoloji SözlüğüRemzi Kitabevi
- Hornung, Erik (2004 )Mısır Bilime Giriş, Kabalcı Yayınları
- Kranz, Walther (1984) Antik Felsefe, Sosyal Yayınlar
- Rûmî, Mevlânâ Celâleddîn-i (1990 ) Mesnevî- Şerîf, İnklâp Kitabevi
- Siliotti, Alberto (2010)  Guide  To The Valley of The King, White Star Publishers
- https://tr.wikipedia.org

Go to top