İlişkilerde kendimizi sevdirmek önceliğimiz olduğunda, birisini ya da aynı anda birkaç kişiyi, hatta hayatımızı paylaştığımız diğer canlıları mutlu etmek için yapamayacağımız şey yoktur.

Arada tepemiz atıp “öf yeter” desek de, bir süre sonra tekrar sevdiklerimiz için çırpınıyor buluruz kendimizi. Onları her zaman kendimizden öne koyar, onlar için yemek yapar, onlar için masalar donatır, onlar memnun olsun diye daha çok mesaiye kalıp daha çok çalışır, onların sevdiği yerlerde gezer, onlar için kilo alıp verir, onlar için giyinip süslenir ve en kötüsü de onların zararına olduğunu bildiğimiz çoğu şeyi, sırf kendimizi sevdirmek adına yapmaya devam ederiz. Sonuç olarak da kendimizi sevdirme çabasında olduğumuzda, birilerinin bizi sevdiğini hissedip, sevildiğimizi düşünebiliriz ama bu sevgi bizlerin onları mutlu etmek için çırpınmalarımızla sınırlıdır ve bu süreç boyunca her iki tarafa da zarar verir. Biz çırpınmayı bıraktığımızda, ya onlar da sevmeyi bırakır ya da belki bırakmazlar da, biz bırakamaz olduğumuzdan tüm yaptıklarımızı, hiçbir zaman kendimize bunu bilme şansı veremeyiz. Yaptıklarımız biz olmuştur ve bir yerlerde kendimizi sevdirmek için yapmaya başladığımız şeyleri artık nasıl durduracağımızı bilemez hale gelmişizdir.

Peki ya önceliğimiz sevmek olsa? Elbette çok daha güzel olur her şey. Ancak burada çok kritik ve biraz da tehlikeli bir nokta olduğunu düşünüyorum. Sevme eylemi; insanın bencilliklerini, beklentilerini, hırslarını bir kenara bırakırken, zekasının varlığını karşı tarafa en doğal biçimde her an hissettirmesi ile gerçekleşmelidir. Bu hem “sevme eylemi” nin bir zaman sonra seven için “sevdirme çabası” sürecine dönüşmesini engeller, hem de enerji bedenlerimizde çokça sevgi enerjisi barındırıyor olmamız sebebi ile birilerinin bizi kolayca kandırılabilecek potansiyelde görme yanılgısının önüne geçer. Yine başka bir önemli nokta, “sevme eylemi” nde bulunan kişinin en önemli sorumluluğunun, karşısındaki kişiyi, bu muhteşem sevgi enerjisi sarhoşluğu ile “sevdirme çabası” na düşen olmaktan korumaktır. Çünkü karşılıksız, koşulsuz ve beklentisiz sevginin gücü o kadar büyüktür ki, karşı tarafı sarhoş edip, bu sevginin hiç bitmemesi adına onu yanılgıya sürükleyip, bir sevdirme çabası tutsağına dönüştürebilir.

Sonuç... Zekanın varlığını hissederek ve hissettirerek; kendini sev, insanları sev, hayvanları sev, doğayı sev, çiçeği, böceği, tüm yaşamı, olan her şeyi olduğu hali ile sev ama sevginle kimseyi sarhoş ya da tutsak etme. Nasıl ki senin, hiçbir zaman birilerine kendini sevdirme çaban olmadıysa, bir başkasının da böyle bir çaba içinde olmasına sebep olma.

Özgür olmak ve özgür hissettirmek istiyorsan, sevebildiğin kadar ve sevebildiğin gibi sev, karşındakinin de öyle yapmasına izin ver. İlişkilerin şekli, akışı, süreci değişse de, sen hep merkezinde kalabilirsin. Ne bencilce sev veya sevdir kendini, ne de tutsakça sev ya da sana tutsak et sevenini. Sadece pırıl pırıl bir zeka ile öylece, basitçe sev…

Aşk olsun.

SİTEDE ARA

Go to top