Üzüntülüyüm… Yıllar öncesinden bir arkadaşın ölüm haberi ile anılar birden 20 yıl öncesine gitti… Çok sık görüşmezdik, ama görüşünce de dibine vururduk. Öyle böyle değil, sıkı dost dediklerinden… 

Onunla 20 yıl önce buz gibi soğuk bir Ankara sabahında acemi askerliğimi yaptığım Etimesgut’taki birlikte karşılaşmıştım. Korkmayın, askerlik anılarını anlatmaya seven erkeklerden değilim. Bahçede sota bir yere yatmış sigara içiyordum. Acemi birliği, öyle ulu orta sigara falan içemezsin! Arkamda bir ses, döndüm onu gördüm… Belli ki o da sigara içmek için gelmişti. Konuşmaya başladık… Ankara’lı idi… O da benim gibi askerliğine geç başlamıştı. Aşağı yukarı aynı yaşlardaydık. Çok bunalmıştım… 3,5 yaşında bir kızım vardı ve onu çok özlemiştim. O da yeni evliydi… Dertleştik, dost olduk… 

Bir ay sonra acemi birliğinden ayrılıp dağıtıma gidecektik ve 15 aylık askerliğimizi tamamlayacağımız birliğimize yerleşecektik. Uzak bir yerlere gitmekten, kızımdan çok uzun süre ayrı kalmaktan korkuyordum. Dedi ki, “Abi uzun yıllardır Ankara’da oturuyoruz, çevrem geniş, ailem beni Ankara’da bıraktıracak, senin için de konuşacağım, ya İstanbul ya da mümkün olmazsa yakın bir yere tayin için uğraşacağım, sana söz” dedi… Sözünü de tuttu… İstanbul olmamıştı ama en azından Ankara’da kalacaktım… Doğu ya da Güney Doğu’dan daha iyi diye düşündüm… Malum, o yıllarda özellikle Güney Doğu’da büyük bir kaos vardı.

Hayatım 15 sn. de değişti… Bir sabah hava çok soğuk olduğu için içtimadan kaçmış kantine gitmiştik… Etimesgut’un Telsiz tepesinde kışın hava eksi 25-30’ları buluyordu… Beraber bir çay ve sigara içeriz diyorduk… İçeri girdik, baktık kimse yok… Şaşkın şaşkın n’oldu ki bu sabah burada niye kimse yok diye bakınırken kapıya yöneldik ve hop bir omzu kalabalıkla burun buruna… O sabah Tümen Komutanı bizzat içtimayı kendisi almak için gelmişti… Yanındaki bizim Alay Komutanına  “Bunlar kim, burada ne yapıyorlar? Niye içtima alanında değiller?” diye sordu… Ben içimden ‘ayvayı yedik’ diye geçiriyordum ve bir değnek gibi hareketsiz kaldım… Alay Komutanı beni de arkadaşımı da tanıyordu, bize kaş göz ederek kaybolun dedi ama iş işten geçmişti… “Al bunların kimliğini” dedi yanındaki emir subayına…

15 sn. de her şey değişti… 15 sn. sonra gelse, biz orada olmayacaktık. Çoktan köşeyi döner, gözden kaybolur giderdik… Sonradan Alay Komutanından öğrendiğimize göre; hiç başka işi yokmuş gibi, Tümen Komutanlığına döner dönmez bizim kimliklerimizi araştırmış… Bir de acemi birliği erleri olduğumuzu öğrenince küplere binmiş… (Aynı yerde usta birliği askerleri de vardı) Hemen bu ikisinin dağıtımını değiştirin demiş… Ve olacak olan oldu; biz doğru Sarıkamış’a… 

15 sn. içinde kaderim değişti mi diye hayatım boyunca hep düşünmüşümdür… Kader diye bir şey var mı? Bu olay olmasaydı, başka bir şey mi olacaktı ve biz yine Sarıkamış’a mı gidecektik? Bilmiyorum… Yıllarca bu soruları sordum durdum… 

On yıl kadar önce bir film izlemiştim… Gwyneth Paltrow’un oynadığı bir film… Filmin adı “Sliding Doors – Sürgülü Kapılar” idi (Türkçe'ye Rastlantının Böylesi diye çevrilmiş) idi...Hani evine dönerken metroyu sadece bir saniye farkla yakalamak veya kaçırmak arasında gidip-gelen bir öykü… Film beni çok etkilemişti… Hayatımız rastlantılar üzerine mi kurulu, yoksa zaten var olan bir sonucun farklı yollardan yazılmış hikâyelerini mi oynuyoruz? Bu soru hep kafamı kurcalamıştır…

Yakın zamanda sevgilimden ayrıldım… Her ayrılık gibi sıkıntılı bir süreç geçiriyorum… İlişkiler ve rastlantılar arasında nasıl bir bağ var hep düşünmüşümdür… Hayat boyu iki elin parmak sayısı kadar kadınla birlikte oldum… Her birinin özel biri yeri var. Aslında daldan dala konarak gezmeyi sevenlerden değilim… Kalıcı ve uzun birliktelikleri seviyorum… Ama sanırım kalbimde esen her rüzgârı AŞK sandım!

Ben mi beceremedim, yoksa rastlantısal ilişkiler miydi bilmiyorum… Şöyle bir tezim var: Milyonlarca hatta milyarlarca yol var. Yani aslında Dünya’da kaç kişi yaşıyorsa o kadar da yol var. Ve herkes kendi yolunda ilerliyor. Bu yollardan bazıları bir birine paralel, bazılar kesişiyor, bazıları bir süre paralel gittikten sonra ayrışıyor falan… Bir kesişme noktasında birisi ile çarpışıyorsun… Göz göze geliyorsun… Hop aşık oldum diyorsun… Bir süre her şey çok güzel… Ama onun yolu ayrı! Unuttun mu, sen onunla bir kesişme noktasında, bir kavşakta karşılaştın, senin yolundan gelemez ki… Gelirse mutsuz olur! Sen onun yolundan gidersen, sen de mutsuz olursun! Ve kaçınılmaz son…

Peki paralel giden yollardan birisi ile karşılaşsan sürekli ve sürdürülebilir, mutlu ve mesut bir ilişkinin garantisi var mı? Bunun cevabını bilmiyorum… Bazen de düşünüyorum da, anne-babalarımızın ilişkilerinin/evliliklerinin bu kadar uzun sürmesinin sebebi ne acaba!? Hayat çok mu uzadı? Gelişmeler ve değişimler bir gün mutlaka ayrı yollarda mı ilerlemek zorunda? İki kişi, aynı oranda ve aynı yolda gelişip dönüşemez mi? Gerçekten Mars ve Venüs kadar farklı iki gezegenden mi geldik? 

- Kadın: Canım sen yorulmadın mı?
- Erkek: (Bir taraftan araba kullanırken içinden, ahh canım benim, sevgilisini de düşünürmüş…) Yok canım, ben yorulmadım…

Biraz sonra kadın tekrar:

- Sevgilim sen yorulmadın mı?
- Yok tatlım, ben uzun yollarda araba kullanmaya alışkınım…

Aslında kadın diyor ki; “Be adam çişim geldi, çek uygun bir yere de çişimi yapayım…” Ama poh pohlanmaya, özellikle de annesi tarafından (hatırlatırım anne de bir kadın) poh pohlanmaya alışmış, ailesinde baş tacı edilmiş erkek bunu kendisine bir övgü olarak alıyor ve kadının sıkılmış olduğunu, yorulduğunu ya da en temel ihtiyaçlarını göremiyor… Yani bu kadar ayrı gezegenlerdeniz… :)

Birisi, “Her şeyde olduğu gibi sevgide de DENGE çok önemli” demiş… İyi demiş… Kantarın topuzunun hep bi tarafa (genellikle de erkek tarafına) ağır olduğu bir ilişkide denge olur mu? Tabi ki olmaz! Sevmek inceliktir, zarafettir…  Karışınızdaki insanın hem varlığına, hem yaşam alanına saygı duyup empati kuramadığın zaman ve aradaki ince nüansları da koruyamamışsan bitiyor! Bu kadar basit…

AŞK’ta 10-20-100 kural falan gibi şeyler yok… Her ilişkinin kendine has ve özgün dinamikleri var… Daha kendi yaralarını bile sarmayı becerememişken başkalarının yaralarına merhem olmaya çalışmak dangozluktur…  Hiçbir şeyin RASTLANTISAL olmadığını düşünüyorum… Bir yolumuz var ve o yol zaman zaman ara yollara girse bile eninde sonunda gideceği yer aynı olacaktır… Karşına çıkan her kimse, doğru kişidir… Yanlış kişi yoktur! Sadece farklı yollar vardır…

“Hiçbir şey rastlantısal değildir… 

 Her yara kitap ayracı gibi durur hayatımızda… 

 Sonra ‘nerede kalmıştık’ deriz ve devam ederiz. 

 Hayat böyle işte…”

 

 

SİTEDE ARA

Go to top