“Tekrar öğütür; döngü büyütür…

Tekrar gider ve gelir; döngü sever de gelir…” - Ali Karakuş

Milan Karmeli ile çalışmamızın üçüncü gününde Milan bir egzersiz yaptırdı… Egzersiz içinde; Güneş, bulut, dağ, ev, çit, patika, yılan ve balta olan bir resim çizmekti… Dedi ki, “Resmin mükemmel olması gerekmiyor, sadece bu öğeleri kullanarak bir resim çizin, başka hiçbir öğe eklemeyin ya da çıkarmayın. Sadece bu öğeleri kullanın…” Gruptaki herkes resmini çizmeye başladı… Tabi bu öğelerin hepsinin bir anlamı olduğunu resimleri bitirdikten sonra anladık. Milan, tek tek herkesin resimlerine bakarak, o an içinde bulunduğumuz ahvali ve ilişkilere bakışımızı yorumladı… Tabi size bu öğelerin ne anlama geldiğini söylemeyeceğim…  Merak ediyorsanız bu öğeleri kullanarak bir resim çizin ve Milan tekrar geldiğinde götürüp yorumlatın…

Yorumlar bittikten sonra Milan tahtaya basit bir insan figürü çizdi… Dedi ki, “Aslında hepimiz bir ‘IŞIK’la doğuyoruz… Varsayalım ki ışık yukarıdan, tepeden bize ulaşmaya çalışıyor. Ama bizim bir de karakterimiz var ve bu karakter ışığın ‘öz’e, yani bizden geçerek toprağa ulaşmasına engel oluyor. Işık, bizden geçerek aşağı, toprağa ulaşmalı… Bu bizim yaşam özümüze ışığın ulaşmasıdır. Tabi bir de deneyimler ve statüler var… Para, iş, aile vs. bütün deneyimler cazip deneyimler ya da sorunlar haline dönüştüğünde ‘ÖZ’den uzaklaşırsınız…”

Milan’nın bu sözlerini ben bunu şöyle yorumluyorum: Anlam arayışınızı ‘öz’den çok deneyimlere yönlendirirseniz, bir süre sonra boğulmaya başladığınızı hissetmeye başlarsınız. Çünkü deneyimler ve statülerin bize kazandırdıkları çoğu zaman cazip geliyor… Daha kolay bir anlam buluşması oluyor…

Dış dünyamız ile konuşacak başka bir yol-dil bulmalıyız… ‘Öz’den uzaklaşmadan başka bir yol bulmalıyız. Bu yol dış dünyamıza gerekli önemi vermediğimiz anlamına gelmez ya da daha az değerli hale getirmez… İnsanın kendini bir takım deneyim ve statülerden soyutlayarak ‘tek başına’ yaşaması mümkün değildir. Ancak orada bir denge oluşturabiliriz. Yani hem ‘öz’e hem de dış dünyaya hak ettiği kadar önem vererek bir denge oluşturmaktan bahsediyorum… Aslında ‘öz’e yaklaştıkça dış dünya ile bağların da daha kuvvetleneceğine inanıyorum… Gölgede kalan karanlık yanlarımız ile barışık olmalıyız… Karanlık yanlarımız bizim birer parçamız… Bunları reddetmek bizi özgürleştirmez, aksine ‘öz’ümüzden uzaklaştırır…

Bazen üstlendiğimiz rolleri çok ciddiye alıyoruz… Bir durumla ilgili çoğu zaman birçoğumuz bir maske takıyoruz… Bunun bir rol olduğunu ve rollerin zaman ve mekân içinde değişebileceğini unutuyoruz… Ama bu bir rol ve bir aktör gibi rollerimizi oynamayı öğrenmemiz gerekiyor. Bu gerçek değil, bir illüzyon, bir oyun… Aslında biz bu rollerden çok fazlasıyız… Rollere tutunup kalmak, ‘öz’le olan bağlantıdan uzaklaşmamızı sağlıyor… Ama bunu yavaş yavaş öğreneceğiz… Bir denge ve ahenk içinde… Bütün bunlar için kendimize zaman tanımamız gerekiyor… Kolay değil, sindire sindire…

Her şeyi birden kontrol edemiyoruz… “Bak şimdi ben kontrolümü elime alacağım, şunları şunları yapmayacağım, artık şöyle yaşayacağım, şunları yapacağım…” Söylemek ne kadar kolay geliyor değil mi? Peki, ‘an’da kalmak, paylaşmak, sürece odaklanmak desem… Ne kadar çok kontrol, o kadar çok kapanmak desem… Kontrolde kalmak, keşfetmeyi ve sürecin güzelliğini görememek demektir… ‘An’da kalarak her zaman bilinmeyene ve yeni olana açık olabiliriz… Tabi bilinmeyenin de bir ‘risk’i her zaman olacak… Allah rahmet eylesin bir yazarım vardı, derdi ki, “Fazla temkinli olmak çok risklidir…” Risk almayı da öğrenmemiz gerekiyor.

Çevrene bak ve iletişim ağını olabildiğince geliştir… İçinde bulunduğun hislerine bak… Hiçbir şeyi bloklamadan, bir süzgeçten geçirmeden sadece bak… Geçmişte takılıp kalmak, şu an içinde bulunduğun hisselerinden seni uzaklaştırmaktan başka bir işe yaramıyor!

Bazılarınızın şunu dediğini duyar gibi oluyorum: “Peki ya bir şey hissetmiyorsam… Acaba bende bir eksiklik mi var?” Aslında bir şey hissetmiyor olduğunu hissetmek de bir ‘his’dir… Bu bizim ‘an’da olmamızla ilgilidir. Sessizsem, içime döndüysem ve bir şey hissetmediğimi düşünüyorsam, birçok şey ortaya çıkabilir. Bu kabullenmenin bir parçasıdır…

Öğleden sonra Milan yeni bir egzersiz yaptırdı… Gruptaki kişileri kadın-erkek olarak eşleştirdi ve kadınlara, “Şimdi bir süre erkeğin sağında durun, sonra solunda durun” dedi… Bir süre sonra, “Ne tarafta rahatsanız o tarafa tekrar geçin ve erkeğin elini tutun” dedi… Sonra grup ile kadın sağ da mı olmalı yoksa solda mı, erkeğin elini alttan mı tutmalı yoksa üstten mi sorularını tartışmaya başladık…

Kadın ve erkeğin doğaları gereği rolleri var… Kadın doğası gereği erkeğe güvenme, onu koruyucu ve kollayıcı olarak kabullenme üzerine olmalı… Modern toplum kadın ve erkek üzerinde yeni bazı rolleri de beraberinde getirmiş… Kadın doğası gereği olan davranışlar yerine erkeğe üstün çıkmaya, galip gelmeye çalışan bir tutuma sürüklenmiş… Erkek de kendi sorumluluklarından bunalmış ve doğası gereği olan koruyup kollayan tutumunu kadının üstüne yıkmaya çalışmış… Tabi böyle olunca roller de karışıyor. Bir rekabet ortamı ve karşılıklı bir gerginlik olmaya başlıyor… Milan diyor ki, “Kadın ve erkek doğaları gereği davranmalı, tutumlarını abartmadan ve kişiselleştirmeden doğalarına uygun hale getirmeli… Modern toplumun kadın ve erkek rolleri üzerinde ufak tefek yeni açılımları olsa da ki bu yeni açılımlara karşı değilim, her zaman doğalarına uygun davranmalılar…”

Bir ilişkide sezgileri güçlü olan kadındır… Kadın, erkeğin varlığına; erkek, kadının sezgilerine ihtiyaç duyar… Erkek doğası gereği dışa dönük, kadın içe dönüktür… Kadın hisleri ve öngörüleri ile her zaman erkeği geri getiren olmalı… Ancak kadın da erkek de bu doğalarını doğru kullanmayı öğrenmelidirler. Örneğin, kadın sevgilerini histerik bir şekilde de ortaya koyabilir, aşkla, sevgi ile de… Bu seçim ilişkinin seyrini etkileyen önemli bir faktördür… Kadın ve erkek arasındaki sorunların çözümünün anahtarı kadının elindedir. Eğer kadın erkeği geri getirmek için çabalamadan sessiz sedasız çekip gittiyse, zaten o ilişki bitmiştir!

Bitirirken:

Genellikle her şeyin bize kolayca geleceğine dair bir kanımız var… Ama çabalamadan hiçbir şey öyle kolayca gelivermiyor… Önce kendimize güvenmemiz gerekir… Şunu yapmalıyım ya da yapmamalıyım, böyle olmalıyım gibi konuşmalardan kaçınmak gerekir… Bunlar birer yargıdır ve yargılar ‘kalp’ten gelmez! İnsanın ne istediğini bilmesi çok kolay değil! Çoğu zaman istediklerimizle bağlantıyı koparırız… Çünkü kalpten gelen şeyler değildirler…

Kalbinin sesini dinle, hislerine ve sezgilerine güven… Sezgi, herkesin sahip olduğu bir şeydir… Ama bize genellikle sezgilerimize güvenmek yerine duyduklarımıza güvenmek öğretilmiştir… Sezgiler gerçek benden, ‘öz’den gelir… Sezgilerimize daha çok güvenmeyi öğrenmeliyiz… Yapabileceğimiz en iyi şey, sadece araştırmak ve yargılamadan ‘an’a teslim olmak…

 

Copyright: Milan Karmeli & Erdoğan Yenice - Bu makale üç bölüm halinde yayınlanacaktır. Milan Karmeli çalışmasının özetlenmesine ve yayınlanmasına izin vermiştir. Uygulamada kullanılan teknikler Milan Karmeli’ye, yorumlar Erdoğan Yenice’ye aittir. Kaynak gösterilerek alıntı ve paylaşım yapılabilir.

SİTEDE ARA

Go to top