Aylardan Eylül. Ege’nin bir balıkçı kasabasında, sahildeyim. Okullar açıldığı için yazlıkçılar gitmiş, yerli halk ve emeklilerin oluşturduğu sessiz topluluk kalmış geriye.

Zaten hep yerlisi kalmaz mı geride? Her neredeyseniz, onlar bilir sessizliğini, yaşamanın anlamını. Diğerleri gelir ve giderler.

Aslında ben de diğerlerindenim. Gelip, gidenlerinden yani. Belki tek farkım, telaşlardan uzak, biraz da gerçek sessizliği yaşayayım diye eylül ve hatta ekim aylarında da kalmayı seçmemdir, üstelik uzunca bir zamandır.

İşe gir, çalış, kazan, dönemin gerekliliklerini yerine getirmek için daha çok çalış, daha çok harca, hiçbir şeye yetişeme, eksik hisset, daha çok kazanmak için daha çok çalış, daha, daha, daha’lardan geçip, sakin sessiz, üretken, küçük ama huzurlu hayatıma geçiş yaptığımdan beri, buralardayım.

Eskiden en fazla 1 haftalığına geldiğim yerde, en az 4 ay kalıyor, dinleniyor, kitaplarımı, yazılarımı yazıyor, derslerime hazırlanıyorum.

Korna sesi yok, kalabalık eh işte İstanbul’a oranla Temmuz Ağustos daha az, Eylül Ekim yok kadar az, defanslardan uzak, gülümsemelerin tanımayanlara ulaştığı yerdeyim.

Buraların meşhur rüzgârından eser yok, deniz göl kıvamında, ufukla birleşme noktasında sessizliğin doruğunda.

Kâğıt kadar düz olan suyun üstünde bir hareketlenmeyle dikkatim o yöne kayıyor. Adını bilemediğim bir balık zıplıyor suyun derininden. Kıpırtılar dalga dalga yayılırken, kalbimde de mutluluk dalgaları.

Dudaklarımda önlenemez bir gülümsemeyle, kıyıdan geçen bir helikopter böceğine yöneliyor gözlerim; alçalarak ayaklarını suya batırıp çıkartarak uçmaya devam ediyor. Şaşırarak, yaşadığım sahnenin etkisiyle, ayaklarımı suya teslim ediyorum. O an, pervanenin dünyanın en mutlu, en keyifli canlısı olduğu izlenimi düşüyor zihnimin sinema perdesine.

Derken sol tarafımda bal rengi bir sokak köpeği beliriyor ve önce biraz tedirgin, sonra rahatça denize girip oturuyor. Serinlemek istiyor belli, etrafta insanların olmaması da eylemini gerçekleştirmesine olanak sağlıyor olmalı. Suya oturur oturmaz da bir anlığına gözlerini kapatıyor. Hayvanların doğayla bütünleşmelerini, anda yaşamalarını, kalabalıklarda, telaşta bu uyumu göremeyecek kadar meşguliyetimizi düşünüyorum.

İnsanın zihin ve hırs telaşının körlük noktasını, yapılanlarla yapılması ön görülenler arasındaki zıt yolları, çakışmalarla çatışmaların kardeşliğini, huzursuzlukla nefesin bağlantısını, dengeyi, fırtınanın ortasında sakin kalabilmeyi, yoganın getirdiklerini sıralıyorum sonra o perdeye, bir bir.

Şehre dönünce, hayat ritmimin şu andakiyle aynı kalmayacağını bilerek, ancak kendimi kaptırmadan, telaşın içinde dahi telaşsızlığı deneyimlemeyi niyet ediyor ve ben de bu sakinliğin serinliğine kulaç atmaya başlıyorum.

O balık gibi, hoplayıp zıplayamayacağım belki, yine de suyun şifasına, enerjisine, meditasyon misali kucak açmasına bırakıyorum kendimi. Zaman genişliyor, nefesim suya, su kalbime karışıyor.

 

 

SİTEDE ARA

Go to top