Kendimi yazarak ifade eden insanlardan oldum hep. Çocukluğumdan beri sanki kelimeler yetmezdi hislerimi yeterli olarak ifade etmeme ve hep yazdım küçük yaşlardan beri.

Bu da öyle bir yazıcık aslında, yaşadıklarımın içindeki hisleri ifade edişimin şekli..

Yaklaşık 1 ay kadar önceydi. Yaz bitmiş, şehre dönmüş, yavaş yavaş çok ince ve keskin sınırlar içerisinde çok sıkı bir düzen ve program kurup, çalışmaya yeniden dersler vermeye başlamıştım. Düzenim o kadar sıkıydı ki 1 saat bir sarkmaya bile tahammülü yoktu. O 1 saatlik aksaklık bütün günü hatta bütün haftayı etkiliyordu. Sabahları aynı saatte kalkıyor, önce meditasyon ve yoga pratiğimi yapıyor, sonra 5 yaşındaki oğlumu uyandırıyor, hazırlıyor ve okula bırakıyordum. Sonrasında dersler, işler, güçler başlıyordu. Akşam oğlumu okuldan alıyor, eve gidiyor ve devam. Yanlış anlaşılmasın Yoga dersi vermek ve Yoga öğretmek hayatımda yaptığım en doğru ve bana uyan şeylerden biri. Yaptığım hiçbir işi böyle sevmedim.

Her şey o kadar düzgün ve tıkır tıkır işliyordu ki böyle düzgün ve “mükemmelce” hazırlanmış ve işleyen bir düzenin yerle bir olacağına inanmak zordu... ama... Noldu Eylül ayının sonu bir Cuma günü dakikaların uzayarak bir ömüre döndüğü anlardan geçerek yıkıldı başıma bütün bu düzen. O Cuma akşamı 5 yaşındaki oğlumu beyin kanaması ile hastaneye yatırdık. İlk bir kaç saat kalabalıktan –hem insan hem de telefon kalabalığından- ne olduğunu pek anlamadık. Doktorları televizyonda “Greys’ anatomi” dizisini izler gibi izliyor, arayanlara başka birinin başına gelmiş gibi anlatıyorduk olanları.

Herkes gittiğinde, bekleme zamanı başladığında, ertesi sabahın yeni haberler getireceği gerçeğini duyduğumda bir de baktım ki o yıkılmaz dediğim düzenin başıma yıkılan kalıntılarının ortasında, tarifi mümkün olmayan bir acı içinde tek başıma ve yalnız oturuyordum. Ne yapacağımı bilmeden, ne hissettiğimin farkında bile olmadan, her zaman programlı ve düzenli olan ben bir adım sonrasını öngöremiyordu... ve acı... Çok büyük acı... Korku daha da büyük... Daha önce yaşamadığım, bilmediğim, tatmadığım cinsten. Ve öyle apansız ve yabancı ki, öyle büyük ki büyüklüğünden hissiz kaldım o gecenin sabahında.

Her neyse böyle 7 sabah birbirini kovaladı hastanede. Zaman durdu, kurduğum bütün düzen askıda asılı ve pek de umrumda değil açıkcası. Haftanın ortasına doğru durumumuz değişmedi ama bende ve bakış açımda birşeyler belirginleşti sanki. Hastane odasındaki o tek kişilik koltukta oturmuş, gözlerimi kapatmış, nefesimi dinlerken, kulağımda bazı sesler, daha önce çalıştığım bir yoga hocam diyordu ki “bak bakalım tuttuğun her şeyi bırakabiliyor musun?”, “bu gerginliğin içinde rahat bir alan bulabiliyor musun?” ve bir başka hocamın sesi “zamanı geldiğinde her şeyin meyvesinden vazgeçebilecek miyiz?” diyordu.

Ve Yoga buldu beni, tüm bağlılıklarımın ve bütün sıkı sıkı tuttuklarımın o acısının tam ortasındayken. Ne bir mat vardı ortada, ne bir yoga pozu bedenimin form aldığı. Sadece anladım, sadece farkına vardım. Tuttuklarım, bağlandıklarım, vazgeçemediklerim vardı karşımda. Gerçekler (?) vardı karşımda aslında sadece gerçek olarak algıladıklarım. Sonra başka bir hocamın kendimle ilgili beni üzen, bana yaramayan ve hatta belki gereksiz ama yüzleşemediklerimi kocaman bir ayna tutarak nazikçe anlatışı geldi aklıma. Duymak istediklerimi değil olanları olduğu gibi anlatan sesi. İşte o zaman anladım bırakmam gerekenin kontrol etme güdüm olduğunu. İşte bak kontrol edemediğim bir durum yaşıyordum. Ve işte bak bu acı aslında kontrol edememenin öfkesinden kaynaklı ve insan günün birinde herkesi her şeyi kaybedebileceğini anlar. Ve bağlanmanın yıkıcı ağırlığını. Vazgeçebilir miyim tüm tohumların meyvelerinden?...
Takip ediyorum nefesimi yeniden... Bu güne kadar yaptığım bütün o pratikler anlam buldu.

O hastane odasında bir hafta ortası duygularımı kontrol etmeye çalışmayı bıraktım sayesinde. Aralarında çok çok mesafe olan şeyler birleşti içimde. Ve beni buldu anladım ki “benim” demenin ne kadar da sanal olduğunu. “Açığa çıkan hislerinle kal” diyordu hocam. Ben kabullendim, kucakladım onları, o hislerle kaldım o hastane odasında.

Sonraki günler biraz nefes, biraz meditasyon, merkezimi araştırmak...denge bulunan bir şey değilmiş meğer, denge yaratılan bir şeymiş. Ama en çok da bırakmak, tüm ağırlığınla bırakmak, sadece izlemek, izin vermek ve tüm bunlar bittiğinde kaldığım yerden değil, gittiğim yerden devam etmek...


Dip Not: Şu anda bin şükür sağlıklı ve iyiyiz. İçinde bulunduğumuz an’ın tadını çıkartıyor, daha akışta ve esnek, daha özgür ve keyifle hayata devam ediyoruz.

SİTEDE ARA

Go to top