Sokrates ‘’Bildiğim tek şey hiçbir şey hiçbir şey bilmediğimdir’’ diyerek, bir cümleyle ne güzel anlatmış bilginin nasıl sonsuz, engin deniz olduğunu. Açıkçası farklı bir alanda öğrendiğim her yeni bilgi aynı hissi bende de oluşturdu.

Baktım ki bu hissin sonu yok, en iyisi öğrendiğim kadarını paylaşayım dedim. Ve şu an bu satırlar sizlere kadar ulaştı. Ateş olsak cürmümüz kadar yer yakarız ama her birimiz ateş olsa ortalık aydınlanmaz mı nihayetinde?

 Burada asıl, bilmek ve anlamak arasındaki farkı irdelemek istiyorum. Elbette bilgiye ulaşmak önemli fakat  içselleştirilmediği sürece, başlıkta da belirttiğim gibi ancak onun hamallığını yaparız diye düşünüyorum. Şöyle bir örnekle devam edelim; sınava hazırlanan bir öğrenci ne kadar çok bilgiyi ezberlerse, o kadar yüksek puan alır. Ve ne yazık ki çoğu zaman istediği işi yapabilmesi için anlamlandırmadığı bir sürü şeyi ezberlemek zorundadır. Okul çağından itibaren üzerimize yüklenen anlamlandırılamamış bilgi yığınları, sonra ayaklı sözlük edasıyla orta yerde dolaşmak gibi bir yan etki getirebilir beraberinde. Aslında bir alanda edinilen birikim hayatın akışına yansımıyorsa; her anlama bilginin çokluğunu çağrıştırıp başımızı dolu başak gibi öne eğdirmiyorsa yoktur kıymeti. Bilgi, kendimizi bilme yolunda bir araç olmalı bizim için. Ne demiş Yunus Emre:

     İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir,

     Sen kendini bilmezsen bu nice okumaktır.

Bilgi hamallığı konusundaki deneyimimi tam olarak anlatabilmem için biraz kişisel ve mesleki durumumdan bahsetmem gerekecek. Sağlık Meslek Lisesi’nde okurken; okulun halk oyunları, müzik gibi faliyetlerine aktif olarak katılıyor, dersleri pek umursamıyordum. Bu etkinlikler bazen derslerden, pratiklerden hatta sınavlardan bile muaf olmamızı sağlayabiliyordu. Liseden sonra, gece Kan Merkezi’nde nöbet tutup gündüz yüksek okul düzeyinde eğitimime devam ettim. Ama lisedeyken kendimi yeterince iyi yetiştiremediğimi farkediyor, ‘’Ağustos böceği gibi dans edip şarkı söyleyerek mezun oldun, öğren bakalım şimdi işini’’ diyordum kendime. Etrafımdaki bazı arkadaşlar esprilerinde bile latince sözcük kullanıyor, kendilerinden çok emin görünüyorlardı. Sonra dedim ki, ‘’Hangi bölümde görevlendirildiysem soru sorma cesaretini gösterip işi öğreneyim ve elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışayım.’’ Bu sorma ve öğrenme aşamalarında, çok afili latince espri yapan arkadaşların aslında belli şeyleri öğrenip uygulayıp onların etrafında döndüklerini farkettim. Onların dışında, teoride ve pratikte kendini son derece iyi yetiştirmiş ebe ve hemşire arkadaşlar da vardı. Şimdi meslekte yirmibeş yılı tamamladım. Herkesi memnun etmek mümkün olmasa da, işime empatiyle ve elimden gelenin en iyisini yapma çabasıyla devam ediyorum.

Bu mesleki deneyimin ardından yoga eğitmenliği hayatıma ikinci bir iş olarak girdi. Ama bu iş iş değil ki bildiğin aşk. Üstelik her ne kadar öğretmen de olsam ömür boyu öğrenci kalacağımın bilincindeyim. Okulda ilgilenmediğim derslerin varoluştaki yerini farkedince baştan bir öğrenme isteği oluştu içimde. Bir de üstüne, anlamlandırma çabasında olduğum Sanskrit ve Yoga bilgileri eklendi. Sevgi ve ilgiyle öğrenmek istememe rağmen, bu alandaki ekol çeşitliliğinin de etkisiyle bir an geldi, eğitmen olarak bana sorulan sorulara cevap veremezsem diye kaygılandığımı farkettim. Neyse ki, daha önceki mesleki deneyimimden dolayı çabuk uyandım. Ve dedim ki kendime ‘’anlayabildiğin kadar anlat, uygulayabildiğin kadar uygulat ve her geçen gün kendini çoğalt.’’

Böylece, yaşadığım deneyimlerden sonra bilgiyi içselleştirmeden fazla fazla taşımaya gerek olmadığına karar verdim. Sözcükler tekrarlanmıyorsa unutulabiliyor ama sözdeki bilgi içselleşmişse o bizim işimize yarıyor. Söz bir yere kadar; kulağımız özün sesinde, dilimiz özün sözünde oldukça varoluş denizinde akar gideriz.

  

SİTEDE ARA

Go to top