Geçen gün sevgili Serpil arkadaşımın sosyal medyada paylaştığı cümleler uzun süredir yazmak istediğim konuyu tetikledi; “Karadutun lekesini sadece kendi yaprağı çıkarırmış” diyordu paylaşımında.

Ah o leke, hepimize az kök söktürmedi, ne deterjanlar kullandık, ne karışımlar hazırladık da bana mısın demedi kerata, t-shirtlere, masa örtülerine hatta koltuk yüzlerine mâl oldu.

Bilseydik bu kadar basit bir çözümü olduğunu hiç dert eder miydik?

“Aman canın sağ olsun, şimdi yaprağını üstüne sürer hooop çıkarırım” diyerek, çocuğumuzun, misafirimizin, yaşlı amcamızın verdiği rahatsızlıktan dolayı üstlendiği üzüntüsünü üzerinden çekip almaz mıydık?

Yani bu kadar basit miymiş? Evet bu kadar basitmiş. Değmiş mi onca emek, para harcamaya, değmiş mi üzülmeye, üzmeye?

Aslında ben de nardan yola çıkarak yazıma başlayacaktım, çünkü aynı mantık nar için de geçerliydi: Nar soyulması en zor meyvelerden biridir. Çoğu insan o canım lezzetli kırmızı meyvelerine ulaşana kadar, kalın kabuğuyla cebelleşip durur.

Hatta biliyorum ki onca faydasına karşın, bazı evlerde kabuğuna karşı geliştirilen savaşlardan yorgun çıkılması, tanelerine kolayca ulaşılamaması ve verilen mücadelelerin tanelerin ezilmesine sebep vermesi, ayrıca etrafa saçılarak ortalığı kirletmesi sonucunda narın eve girmemesine bile neden oluyor.

Oysa ki yaratılan her şeyde olduğu gibi narda da sorun kendi içinde çözümlenmiştir, rahatça sağlıklı olana ulaşalım diye bir kolaylık sunulmuştur bize: eğer ki narın kabuğunu iç duvarları doğrultusunda keserseniz, hemen açılacak ve meyvelerine de kolayca ulaşabileceksiniz.

Yani aslında biz, bilmediğimiz için sorunları oluşturuyoruz, karman çorban yapıp, işin içinden çıkılmaz hale getiriyoruz. Hayat çok basit ve net aslında, sadece biz göremiyoruz.

Kendi sorunlarımızı kendimiz oluşturuyor, cebelleşiyor, kendimizi gereksiz yere yoruyoruz.

Arkadaşımın yukarıda bahsettiğim paylaşımı şöyle devam ediyordu “Eskiler insan da aynı ağaç gibidir derler. Yarasına ilacı başka yerde arayan yanılırmış. Her yaranın merhemi kendi dalındaymış.”

Sıkıntılarımızın çözümlerini hep başkasında aradığımız şu günlerde cevapların, çıkış noktalarının, kapıların, aslında kendimizde olduğunu hatırlatan ne güzel cümleler değil mi?

Karadut, nar ya da insan fark etmiyor, yaratılan her ne varsa Yaradan içine sorunların çıkış noktalarını da bırakıyor. Biz kendimizden uzaklaştıkça, başkalarında aradıkça, cevapları da bulamayacağımız bir noktada olacağız aslında.

Elbette yardım almak iyidir, sormak, araştırmak, yol gösterenin ışığında kendi karanlığımızda göremeyeceklerimizi görebilmek iyidir. Ancak hiç kimse sorun yaşayanın sorununu çözemez. Sadece yol gösterebilir.

İnsan kendi kendinin doktoru, rehberi, öğretmeni, şifacısı olmadığı sürece hep yarım kalır.

Kendi sorununu kendin tespit edecek, kaynağını belirleyecek ve çıkış noktasını bulacaksın ki iyileşesin.

İnsanın nereye giderse gitsin kaçamayacağı tek şey kendisiymiş. Bu durumda kaçmak yerine anlamak, çözmek ve kendi dalındaki merhemi keşfetmek en iyisi değil mi?

Sorun varsa, mutlaka çözümü de var anlayacağınız; sadece bu çözümü uzaklara gitmeden yine sorunun içinde aramak gerek. Puzzle çözermiş gibi yaşamak diyorum ben buna.

Bazen kolayca görebildiğimiz, bazen parçaların eksik olduğuna yeminler ettiğimiz, bazen de zorluğundan gözümüz korkup başlayamadığımız.

Elbette her farkındalık ve kendine yolculukta olduğu gibi, söylemesi kolay, yapması zor bir durumla karşı karşıyayız.

Bazı sorunlar öyle kronikleşmiş ki, yanı başımızdaki basit ve net çözümü görmek mümkün olmuyor. İşte o zaman belki birinin bize karadutun lekesinden nasıl kurtulacağımızı ya da bir türlü doğru düzgün kıramadığımız için uzak durduğumuz narı nasıl kıracağımızı ya da soyacağımızı anlatan bir yazısıyla, söylemiyle karşılaşıveririz.

O zaman da bende olduğu gibi uzun süredir yanmayı bekleyen lambalardan biri de beynimizin bir köşesinde yanarak, o bölgeyi aydınlatıverir.

Çok dışarıya odaklandığımız şu günlerde, yine kendimize dönmemizin vesilesi oluverir de bazı çıkış noktalarını keşfettirir.

Neden olmasın?!

 

SİTEDE ARA

Go to top