Genellikle sabahları kahvaltı hazırlarken masada konuşup, gülüşen çocukları (çocuk dediysem öyle üç, beş yaşında değiller iş güç sahibi adamlar, bir tek üç numara daha lisede) ben mi doğurdum, ne zaman doğurdum acaba diye bir düşünce gelip beni yakalıyor. Ben daha dün çocuktum ne ara babaanne olacak seviyeye atladım diye düşünmeden edemiyorum. Büyüdükçe zamanı algıladığımız hızın değiştiğine karar veriyorum.

Çocukken bir türlü geçmeyen zaman depara kalkmış bir kısa mesafe koşucusu gibi ve sen onun hızıyla yuvarlanıyorsun. Bir tünelin ucundan çocuk girip kocaman bir insan olarak diğer taraftan çıkmışım gibi hissediyorum. Ve ben büyüdükçe biz çocukken büyüklerimizin neden “ruh yaşlanmıyor’’ dediklerini daha iyi anlıyorum. Suratıma yapışıp kalan gülümseme geçmişteki çocuğa ait aslında ve kendimi bir şekilde o çocuğun elini tutmayı başarmışım gibi hissediyorum. Çocuklarımla büyürken, çocuk kalan taraflarımı ve içimdeki hayatı öğrenmeye dair olan o saf merakı korumuşum. Herkes büyüdükten sonra merakımın benim bu koşturmacanın içinden çıkmak için, çıkış biletim olacağını bilmeden.

Hayatı çok gererek, kasarak ve hırslanarak geçirdiğinde seni hasta ettiğini, bedenin değilse bile ruhunun hastalanabildiğini yaşadıkça öğrendim. Aslında ruhun hasta değil daha çok yorgun ve ne yazık ki bunu fark etmiyorsun. Toplumsal normlara uymaya çalışan içindeki çılgın ruh yoruluyor, çünkü kalıplaşmış kurallar ona göre değil ve sen onu bıraksan sürekli çizginin dışında kalacak. Bedenin büyümüş olabilir ama sen büyük gibi hissetmiyorsun, küçük desen o hiç değil, Araf’ta kalmış gibisin, içindeki çılgın ruh koşturmakta, sen bedenen dinlenmek, kendini pamuklara sarmak istemektesin.

Günlerden bir gün yolun yoga ile kesişiyor (o kesişmeye, her gün şükür ediyorum) ve sen ruhunu ehlileştireceğini fark etmeden, duruşlarla başlıyorsun. Daha çok yenisin, her şeyin şimdi başladığını ve kökten bir değişikliğe doğru yol aldığının farkında değilsin. Çılgın ruhun bunca zaman sonra birazda olsa yavaşlamayı öğrenecek ama sen bunu da bilmiyorsun. Altmış dakika dersten ve derin dinlenmeden (savasana) sonra matın üstünden huzur ve dinginlikle kalkıyorsun. Ara sırada olsa huzur bulmuşluğun var ama bu dinginlik hali senin için yeni bir duygu, seni sarıp sarmalıyor ve kendini bir kozanın içindeymiş gibi hissediyorsun. İşin tuhafı hem enerji dolusun hem de bir o kadar sakinsin, karşına çıkan bu şansa gülümsüyorsun. Kendinde iyiye ve sakinliğe doğru giden bu hali gördükçe yogaya daha çok sarılıyorsun, aslında sarılmaktan çok yapışıyorsun. Yoga ile ve onun yolunda disiplinle kalıyorsun. O seni hoşgörüyle kabul ediyor ve en çokta buna minnet duyuyorsun.

Yoga ile yollarımız kesişeli bu Mart’ta yedi yıl doldu ve ben ve çılgın ruhum birlikte dinlenip, sakinleştik. “Durulduk mu?” asla, yine arada çizginin çok uzaklarına düştüğümüz oluyor ama yoga sayesinde yolumuzu daha çabuk buluyoruz. Ben ruhumu dinlendirmenin bir yolunu buldum eğer sende ruhum yorgun diyorsan, çal bir yoga stüdyosunun kapısını, emin ol eğer sabredersen ve kendine şefkat göstermeyi başarabilirsen bütününe şifa olacaktır. Çünkü sen bedenin, ruhun ve zihninle bir bütünsün, o bütünün iyileşmesinin nasıl büyük bir mutluluk hali olduğunu ancak bir adım atarsan anlayabilirsin.

Huzurla kalın. Hoşça kalın. Namaste

SİTEDE ARA

Go to top